Uçan araba

Uçan arabanın bir konsept olarak var olması imkânsıza yakındır. Bakın, bu yine 1920’lerin geleceği boklayan öngörülerinin bir benzeri değildir. Gelecek, hep söylüyorum, eğer olağan dışı bir doğa felaketi ve topyekûn bir savaş olmazsa heyecan doludur. Ancak bazı şeyler sadece yapılabilirlik ile değil, gereklilik ile de ele alınmalıdır.

Uçan araba yapabilecek seviyeye geliriz ama yapar mıyız? Hiç zannetmiyorum. Çünkü bu fikir neredeyse hiçbir altyapı projeksiyonu ve mevcut durumdaki urbanizm ile uyumlu değildir. Çalışmaz. O ürün bu yaşam alanında var olamaz.

Bazı işlere böyle bakmak lazım. Sadece yapabiliyoruz diye yapmak, yeni yürümeye başlayan bir çocuk davranışıdır.

İşin ABC'si

Bugün Londra Doğa Tarihi Müzesi’ni ziyaret ettim. Daha önce de gitmişliğim vardır. New York’takinin bu tarz müzeler arasında bu işin kralı olduğunu düşünürüm hep. Oradakinin ziyaretçisine yaşattığı deneyim çok farklıdır. Ancak bugün burada fark ettiğim şöyle bir şey var:

Bir işe özünden başlamak, yani gözlem ve ölçümünden zanaatına kadar en ince detayından girişmek, sizi nihayetinde farklı bir seviyeye taşır. Ve açıkçası bunu, yani hayatınızı, sadece bir işe vakfedebilirsiniz. Birkaç kez zıpladınız mı sonuçlar hafifler.

İngilizler bu işin ABC’sidir, bu çok net.

Ya o ya bu

İkisini elde edemezsin.

En azından aynı anda.

Ya iş ya aile. Ya keyif ya spor. Ya rahat ya disiplin. Ya hukuk ya kaos. Ya demokrasi ya diktatörlük.

Uzar gider…

Tercih bizim yaradılış hikâyemizin DNA’sında var. Ya elma ya ayva.

Asgari elverişli

Herhangi bir başlangıç için bize el verilmesi lazım. Ve burada kastım elverişli koşullardır. Bu sağlanmadığı müddetçe ne yaparsanız yapın dikiş tutturamazsınız.

Dünya ne kadar vahşi olsa da iklimden coğrafyaya koşullar bizim avantajımıza göre ayarlanmıştır. Buradan başlayarak Mars’a yerleşebilir ve bir gün yıldızlar arası olabiliriz. Tam aksi bizim için mümkün değildir. Mars bizi dakikalar içinde öldürür. Diğer gezegenlerin çoğu saniyeler içinde.

Burası güzel bir başlangıç noktasıdır.

Asgari elverişlidir.

Bu her konuda olmazsa olmazdır.

Sol insan sevmez

Tesla’nın bugünkü hareketine iki tipik tepki var:

Birincisi “Vay anasını arkadaş, manyak bu Amerikalılar”, ikincisi “Bu ne şimdi? Bunun amacı ne?”

Nötrseniz –politik olarak tabii ki– ikisi de gayet normal tepkilerdir. Ancak internet nötrlükten çok uzaktadır. Birincisi güçlü bir kapitalizm ve Amerikanizm sevgisinden, ikincisi de geri zekâlı tipik Avrupa Birliği solundan gelir.

Bu kampanya bir sistem sonucudur ve sistem tartışması etrafında ele alınmalıdır. Tabii ki pazarlama adına birçok başlık açılabilir ama konuyu pazarlama minvalinde tartışmak ve incelemek bu hadise için hafif kalır.

Kapitalizm, beğenin beğenmeyin, tam olarak bu beceriksiz kronik solcu tepkisinin özetidir: “Ne alaka abi?”

Bugüne kadar hayatımızda gerçekleşmiş her harika müşterek gelişme kapitalizmin ürünüdür. Kapitalizmin birilerine istediğini yapma özgürlüğü ve cesareti vermesinin sonucudur. Bunu ve sonuçlarını anlamak da çok zor değildir. Ancak bizi ütopik bir gerçeklikte bir flamingo türü olarak tanımlayan dümbükler için zor olabilir. Biz virütik bir türüz. Homo sapiens, eğer büyük bir doğa felaketi yaşanmazsa, mutlaka interstellar olacaktır ve tıpkı bu dünyaya yaptığımız/yapacağımız gibi başka gezegenleri de tüketecektir. Bunun aksini Homo sapiens doğasından beklemek ve sol zihnin zaptüraptına sokmak onu ancak daha da delirtir: Bkz. Sovyetler. Bkz. Kuzey Kore.

Nefret ediyorum bu solculardan.

Çünkü onlar insandan nefret ediyorlar.

Nike patladı

Nike’ın nasıl patladığı ile ilgili detaylı yazmak istiyorum ama bu akşam bana geçilen bir özet ve sektörün içinden aldığım güzel bir tüyoyu paylaşmak istiyorum. Sektör derken, Nike, tekstil veya ayakkabı-giyim sektörünün markası değildir. Nike’ın asıl işi marka pazarlamasını üst perdeden yapan bir elit sporcu elçiliğidir. İşi Jerry Maguire’dan farklı değildir yani.

Nike net “go woke, go broke” (woke’laşan batar) olmuş durumda. Stoku patladı. Burdan geri döner mi, çok ciddi şüpheler var. Tüyo ve özet şu: Kültür bir iş için en belirleyici faktördür. Mihenk taşlarıyla kendinize fazla güvenip cüretkâr oynarsanız patlarsınız.

Piyasa değeri 264 milyar dolardan 57 milyar dolara düşmüş bir markadan bahsediyoruz. İnanılmaz.

Su yolunu bulur

“Su akar yatağını bulur” yine kıçımızdan anladığımız bir başka atasözüdür.

Bilirsin, atasözlerini pek sevmem. Dandik dundik lafları sanki önemli bir şeymiş gibi söylemenin edebi yoludur. Burada çok atasözü eleştirdik. Alzheimer olmadım, hep aklımda. Mesela bi tane daha eleştireyim: “Akan su yosun tutmaz.” TDK’da listeli. Bi kere su yosun tutamaz zaten. İkincisi, onun etrafındaki objeler akarsu da olsa yosun tutabilir. Yani bu ata gözlem bilmeyen dümbüğün tekidir.

Bugünkü konumuz tam kontra bir eleştiridir.

“Su akar yatağını bulur” nadir iyi atasözlerindendir ama TDK’nın saçmaladığı gibi, yok efendim, “bir iş veya olay zamanı gelince kendi dağınıklığını toparlar ve doğal sonucuna ulaşır”mış ya da “olacağı varsa olur”muş…

“Su akar yatağını bulur” bir tehdittir.

“Sen kim oluyorsun lan!”ın janjanlı söylemidir.

“Sen patla çatla, ben ezer geçerim”dir.

Bkz. bugün İstanbul.

Mekanik ve psikolojik

Burada pazarlama piramidinin birçok aşamasını konuştuk. Blogu hiçbir zaman ders kitabı niteliğinde tutmadım. Kıssa ve yorumlar yetişkinlere daha hızlı tesir eder. Ama tabii ki bunlar sadece birer hatırlatıcıdır. Konuyu derinlemesine ele almak ondan sonra sizin işinizdir. Eğer bunu yapmıyorsanız o konu, her neyse, sizin için sadece bir havadise dönüşür.

Pazarlamanın 2 aşaması olduğunu hep anlattım. Biri mekaniktir ve diğeri psikolojik.

1- Müşteriniz için hangi sorunları çözüyorsunuz? 2- Bunların çözülmesi onlar için ne ifade ediyor?

Gerçek maalesef her zaman işe yaramaz ve açıkçası bu yüzden pazarlama yaparız. Bir elektrikli araç %2 şarj durumunda kullanıcısına anksiyete cehennemi yaşatabilir. Oysa yüzde vermeyip sadece 8 km desek okuma mutlaka değişecektir. Çünkü bizim yüzde ile ilgili mezuramız genellikle telefon ölçeğinde çalışır ve o aşamada açıkçası telefonla yapabilecekleriniz artık çok sınırlıdır. Pazarlama yaparken gerçeği konuşmak mekaniğin, onu nasıl konuştuğumuz ise psikolojinin konusu olmalıdır.

Birincisine para döküp ikincisini uzun müddet gözden kaçırırsanız ürününüz elinizde patlar.

Veri ve perspektif

Yıllar önce ama gerçekten yıllar önce…

2000 falan :) (Bu blogdaki ilk emojim)

Genç Makedonyalılar ve Maktürk diye iki platformumuz vardı. Oralarda yazdıklarımı okuma fırsatı yakalasan, yazılanların bana ait olduğuna kesinlikle inanmazsın.

Hep söylerim, geçen yıl yazdığımı bugün yazamam. Ama bu 26 yıllık makastaki derinlik zamandan değil, düşünce dünyasının veriyi nasıl okuduğu ve perspektifi nasıl konumladığı ile ilgilidir.

Eğer bir çocuğa savaşlar kronolojisini Bedir Savaşı (1.300 kişi) ile başlatır ve ondan yaklaşık 800 yıl önceki Roma ile Kartaca arasındaki savaşları (tek bir deniz savaşında 280 bin kişi) atlarsan evet, Bedir ona efsane destan görünür. Ve evet, öyle görüyorsan öyledir ama bu gerçeğin konusu değil, sana okutulan veri ile satılan perspektifin ürünüdür.

Bir diğer çentik

Burada yazdığım istisnasız her gün –belki sana bu abartı gelebilir ama inan ki gerçek– bunu neden yaptığımı kendime soruyorum. Yazabildiğim için mi(?) Bir diğerinden daha çok, daha derin, daha iyi düşünebildiğim için mi(?) Bildiğim için mi(?) Bu iş bana para kazandırdığı için mi(?)

Hepsi kuşkulu, sonuncusu ise kesinlikle gerçek değil…

Bazen sizden biri geri dönüyor ve bu yazıların onun için ne kadar anlamlı olduğunu belirtiyor… Bazen de biri benim ne kadar yanlış düşündüğümü ve bu işi bırakmam gerektiğini bana telkin ediyor.

Tanımadıklarımla bu uzlaşı ve ihtilafın düşünce dünyama verdiği “Yalnız değilsin!” mesajı, bu blogun hayatta kalmasını sağlıyor.

Şimdi burada romancılık kasmayacağım ama yalnızlığın birçok türü vardır. Bu blog onlardan birine çentiktir.

Hayırlı haftalar.