Saygı piş

Saygı kazanılan bir şeydir. “Hak ettiğin” veya “olması gereken” gibi konseptlerin dışındadır. Havadan sudan verilmez. Keyfî hiç değildir. Korku ile saygı, gün ve gece gibidir. Ve sana saygı duyulmuyorsa kendini bu konuda fazla hırpalama.

Çünkü bu, kendine saygısızlıktır.

Ucuz emek

Gerçek dünyada Pazarlama büyük ölçüde tüketici eforudur.

Nasıl olur, deme. Öyledir.

Markaların çoğu vitrin ve operasyon dışında Pazarlama ile uğraşmaz.

Sen onları bulursun.

Seni motive eden her neyse tabii ki ayrı bir Pazarlama sorununun meselesidir ama satış odaklı Pazarlamanın bu sürece katkısı sıfırdır.

Geçen dijital bir ürün satın aldım. Gittim adamları ta Şile’de buldum. Memnun kaldım.

Şimdi bir de Pazarlama olması gerektiği gibi çalışaydı, sonuç ne olurdu, bir düşünün.

“Satıyoruz abi, bize yeter,” demek emeğini ucuza satmaktır.

Katılım problemi

Önümüzde birçok sorun var. Bunu kişisel olarak algılamayın.

Zaman problemimiz var. Kaynak. Konumlanma.

Ama bunların ötesinde, şu andaki en büyük problem katılım.

Katılım çok düşük.

Siyaset tiranlaştığında karşılaştığı en istenmeyen yan etki budur: İnsanların hevesi kaçar, cesareti geri çekilir ve katılım düşer.

Ve insanlar katılım göstermeyi, soru sormayı, karşı durmayı bıraktıklarında hükümetler ciddi bir vakum hisseder. Büyük bir boşluk. Bu genellikle iki şekilde sonuçlanır:

Katılımı teşvik edecek suni bir kriz veya ortak bir tehdit yaratılır.

Umarım yanılıyorumdur.

Merhaba,

Evet arkadaşlar, geri geldim. Neredeydim?

Öncelikle, bu ara verişimi yazmamakla karıştırmayın. Her gün yazmak, keyiften öte, benim için diş fırçalamak gibi bir vazife.

Arayı, bu mailden sonra tek bir mailin içinde alacağınız 10 adet yazıyla kapatıyorum.

Bu sefer kitap yok.

Bu yazının teması şu: “Damlaya damlaya göl olur,” çok hafife alınan bir konsepttir.

Mütevazıdır da.

Göl değil, sel olur; okyanus olur.

Sabır ve kararlılık, biz Homo sapienslerin hiçbir zaman öncü karakteristikleri olmamıştır.

Olsun. Sabret.

Neredeydim? Buralarda…

Ama çok yoğun.

10'da 10

29 Temmuz–8 Ağustos Yazı Serisi

  1. Değer nerede?
  2. Programın Dili
  3. Efsanenin Sonu
  4. Sevgi Anahtardır
  5. Şimdi Ne Olacak?
  6. Yaz Lütfen
  7. Amerika
  8. Siyaset Detoksu
  9. 1 Aydan 1 Saniyeye
  10. Bu Hafta Sonu

#1 – Değer nerede? (29.07)

Bakın, bazı sektörler hariç (tarım ve sağlık gibi; çünkü varoluşsal sorunlar yaşayabilirler), geri kalan her sektörün cevaplamak zorunda kalacağı temel soru ve problem “değer” kavramı etrafında örgütlenecektir.

Yani şöyle düşünün:

Fabrikada paketleme işinde çalışan bir kadının yaptığı işi ondan 10 kat daha hızlı yapan, yemek ve su istemeyen, duygusal desteğe ihtiyaç duymayan bir robotun varlığı, o işin değerini nasıl etkileyecektir?

Biz, otomasyonun ayak seslerinin güçlendiği son 20 yılda bu soruları çok sorduk.

Eski bir soru bu.

Ama şu anki problem, yer değiştirmenin inanılmaz derecede hızlanmış olmasıdır.

“Değer nerede?” sorusuna cevap veremeyeceğimiz bir noktaya doğru ilerliyoruz.

Bu durumda barter, yani takas ne olacak?

Bu satırları yazarken mideme kramplar giriyor ama ben sizde biraz güven inşa ettiysem inanın ki çocuklarımızı çok sıkıntılı zamanlar bekliyor.

#2 – Programın dili (30.07)

Programcılıkla hiç ilgilendiniz mi, bilmiyorum.

Deli işiydi. Neden geçmiş zaman?

Yapay zekâ programcılığı kökten değiştirdi. Bakın, bazı sektörlere etkisi hâlâ periferide. Programcılıkla ilişkisi ise biraz, meşhur Ian Malcolm’un dediği gibi:

“Tanrı dinozorları yarattı, Tanrı dinozorları yok etti. Tanrı insanı yarattı, insan Tanrı’yı yok etti. İnsan dinozorları yarattı.”

Programcılık bitti mi?

Evet. Bizim onu bildiğimiz şekliyle geçen sene bu zamanlar bitti.

Artık her iyi programcı ya iyi bir tasarımcı ya da bir gardiyan olacak.

#3 – Efsanenin sonu (31.07)

Nolan, Odyssey ile Batı’nın bundan 50 yıl sonra geri dönülmez biçimde imha edilmesini onaylayan tutumun tabutuna son çiviyi çaktı. Bilmiyorum, izlediniz mi?

Ama şöyle düşünün: Çanakkale Zaferi’ni anlatan bir film çekilse ve Seyit Onbaşı’yı Bülent Ersoy oynasa…

Neden geri dönülmez olduğunu defaatle konuştuk.

Tam anlamıyla bir istila ile karşı karşıyalar.

#4 – Sevgi anahtardır (01.08)

Nolan’ı hiç övecek havamda değilim ama Interstellar çok iyi filmdi.

Bugün bir hadise yaşadım…

Hepimizin aklından geçer bazen.

Dersin ki: “Evet ya, anlam budur…”

Cooper’ın şöyle bir lafı vardı:

“Sevgi, TARS, sevgi. Tam Brand’in dediği gibi. Murph ile olan bağım… Bu, ölçülebilir bir şey. Anahtar bu!”

Evet, sevgi. Kesinlikle anahtar ve anlam bu kelimenin etrafında vücut buluyor.

#5 – Şimdi ne olacak? (02.08)

“Bilmiyorum” ve “bilmek istemiyorum”, birbirinden çok farklı iki cevaptır.

Şeyi bilirsiniz: Filmin en kritik noktasında kendi kendine spoiler isteyen o kişiyi…

“Ya, ne olacak şimdi?” Soruları bitmez.

Bu kişi sadece “bilmiyorum”da yaşar. Ve bu, eksiktir.

Bazı şeyleri, aynı diyetin parçası olmaması gereken yemekler gibi, istememek gerekir.

Bazı şeyleri bilmek istememeyi bilmelisin.

#6 – Yaz lütfen (03.08)

Bir sözleşme üzerine ihtilaf yaşadık.

Ve tek sebebi, birkaç satır fazla yazmaktan çekinen bir kültürün parçası olmamızdı.

“Türkler tarih yapar ama yazmaz…” derler.

Yüzde yüz doğrudur. Ama hata yapar, yazmaz; sipariş alır, yazmaz…

Yazmıyoruz.

#7 – Amerika (04.08)

Hep söylerim, biliyorsunuz: Amerika bu dünyaya zarardan çok fayda vermiştir.

Hatta kafa kafaya tutsak, iyilik açık ara fark atar. Artık etrafımdaki birçok insanın bunu daha iyi anladığını görüyorum. Globalizasyon işe yaradı.

“Ne olacak abi?” diyebilirsin.

Haklısın.

Ama bir tane extinction-level event olsa yine tek şansımız Amerika.

Türün geleceği, bu sıra dışı toprağın kaderine bağlı.

#8 – Siyaset detoksu (05.08)

Siyasetten en uzak kaldığımız zamanlar, onun bizi sözüne -yalan da olsa- ikna edemediği zamanlardır.

Türk’ün siyasete inancı kalmadı.

Artık her maç bize hazırlık maçı.

#9 – 1 aydan 1 saniyeye (06.08)

1970’te bir ayınızı alacak bir bilgisayar işi, 2020’de 12 saatinizi alıyordu.

Bugün? Bir saniye…

Bu ne demek, biliyor musunuz?

Altı yılda hızın 43.200 katına çıkması demek.

Geçmiş olsun.

#10 – Bu hafta sonu (07.08)

Hızı düşün.

Altı yılda 43.200 katına çıkmış bir altyapı hızının, hizmetlerden tüketime kadar yaratacağı etkileri düşün.

Burada ciddi iş fırsatları var. Daha önce de yazdığım gibi, artık sistemle birlikte hızlanmak bir zorunluluk. Bu hızın içinde, kaynak kodunda bulunmanız lazım.

Bu artık bir vasıta değil. Durakta durmayacak.

Bugün onun bir parçası olmazsanız yarın kölesi olacaksınız.

Hayırlı pazarlar.

Zaman var

Hayattaki her blok, haliyle bir değişim/sıçrama taşı değildir.

Sıkıcı taşlar vardır.

Her oyunda olduğu gibi: satrançta piyonlar, Monopoly’de arsalar…

Gereklidirler ancak bazı taşlar kadar göstergeleri belirgin ve çeşitli değildir.

Bugün AI bir gösterge.

Önemli bir blok.

Ve kesinlikle bir piyon değil.

Ama hâlâ Kraliçe biziz.

Zaman var.

Güvenlik işi

Güvenlik açığı artık niyet noktasında düğümlenmiş durumda.

Yani hiçbirimiz -gelişmiş ülkelerin üst düzey devlet adamları hariç- dijital olarak güvende değiliz.

Eğer biri size zarar vermeye niyet ettiyse ve bunun için işe koyulduysa, şansınız yok.

Güvenliğe yaklaşımımızı, “Sakın düşman üretme!” noktasında güncellememiz lazım.

İşimiz zor.

Alperen

Dünyada saniyede yaklaşık 4 bebek doğar. Yani sen bu iki cümleyi okurken ortalama 20 bebek doğmuş olacak.

Bu kadar sık ve alelade görünen, ancak ön sıradaki gözlemcisi için mucizeden başka tanımı bulunamayan tek hadise doğumdur.

Sadece yeni değildir.

Beklenen, ancak yeni olması dışında hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmeyen, tarifi zor bir yenidir.

Heyecandır. Korkudur. Sevgidir. Şaşkınlıktır. Şefkattir.

Olası en yoğun duyguların, göğüs kafesinize çökmüş bir fil gibi hissettirdiği ağırlıktır.

Olasılıkların hiç bu kadar berrak görünmediği bir hafifliktir.

Cesur ve bilgedir. Alperen gibi.

Hoş geldin, Alperen!

Yeni Dante

Modern İnsan özellikle hemcinslerim -bence- Inferno’yu artık iyi tanıyor: Karmaşa, acı, korku ve görünürde hiçbir çıkışın olmadığı hissi.

Ama Dante Cehennem’den yalnızca hayatta kalmak için geçmedi.

Bu önemli bir ayrımdır.

Yani sadece kurtulmak için kurtulmak yetmez.

Dante için Cehennem’in ardından Araf, Araf’ın ardından Cennet vardı. Bunlar acı birer varış noktaları değil, yolculuğun bir aşamasıydı. Yani yolun bir yönü, çekilen acının bir anlamı vardı.

Modern insanın trajedisi geçmiştekilerden daha fazla acı çekmesi değil, giderek bu acının onu nereye götürdüğünü bilmeden yaşamasıdır.

Aradaki boşluklar

The Jackal’da, 1997’de Bruce Willis’in bilgisayarla konuştuğu bir sahne vardı. Ben filmi, yanılmıyorsam, 1999 yılında izlemiştim. O zaman evdeki bilgisayarın yapabildikleriyle Çakal’ın bilgisayarla konuşmasını karşılaştırınca, insanda tam bir “Hadi lan oradan…” hissi uyanıyordu.

Bugün, yaklaşık 29 yıl sonra, The Jackal’ın yaptıklarının birçoğunu yapabiliyoruz.

O filmin ortaya koyduğu konsept bulunmaz Hint kumaşı değildi. Benzerleri, hatta daha iyileri hayal edilmiş ve tasarlanmıştı. Ancak konseptle ürün arasında bazen belirsiz, bazen de aşılması imkânsız yollar vardır.

Sizin konseptinizin hayata geçebilmesi için başka bir yerde, başka birilerinin konseptlerinin de gerçekleşmesi gerekebilir.

Bu bazen bir altyapıdır, bazen de yalnızca bir kaldıraç.

Fikrin, konseptin her neyse, unutma: Tüm boşlukları sen dolduramazsın.