İşimiz zor

ChatGPT ve diğer AI araçlarını kullanıyorsan şunu net olarak görüyorsundur: İnanılmaz bir hızlanma yaşıyoruz ve artık çok daha verimliyiz. Ancak çevremiz bu değişimden yeterince etkilenmiyor. Yani bu dönüşümün tabana yayıldığını henüz hissedemiyoruz.

“Daha erken,” diyebilirsin.

Evet, Türkiye ve gelişmekte olan ülkeler için ne yazık ki durum böyle.

Çünkü bizdeki en büyük problem altyapı. Burada sadece kanalizasyon ya da limanlardan bahsetmiyorum; insanı değerlendirdiğimiz, onu konumlandırdığımız sistemlerin altyapısı da oldukça ilkel.

Etkinlik ve tasarruf, her anlamda bizim en zayıf notumuz.

İşimiz gerçekten çok, çok, çok zor.

İlerle

Harekete geçmenin gücünü hafife alıyoruz. O açmaktan çekindiğin telefon, selam vermekten geri durduğun komşun, risk almaktan korktuğun iş planın veya “Sorsam ayıp olur mu?” dediğin o merak krampın…

Bir sonraki aşama, daha kötü bile olsa, bir sonraki aşamadır.

Neden mi? Çünkü ilerlediğini gösterir.

Ve unutma: Bu yüzden hayattayız. İlerlemek için.

Hayırlı haftalar.

Paradoks

Hayatımızda birçok paradoks var. Bunlar; zaman, genel itibariyle fizik ve matematik, ve bazen de beynimizin kendisiyle olan ilişkisinde ortaya çıkıyor. Paradoksların olayı, çözümlenemez olmaları. “Yumurta mı tavuk mu?” gibi bir paradoksla karşılaştığımızda seçim yapmak zorundayız. Ve açıkçası, iki durumda da seçimimizin ne ifade ettiğinin pek bir önemi yok.

Arkadaşlar, gerçeklik dediğimiz şey tamamlanmış değildir. Hiçbir anlamda.

Kuantum fiziği bize bunu gösteriyor.

Bu durumda, gel bu pazar kendini biraz dinlendir.

Sal gitsin.

Hayırlı pazarlar.

"Utanmazlık Çağı"

Žižek’in “Utanmazlık Çağı” tanımlaması yerinde. Evet, gücün istediği her şeyi, dilediği şekilde yapmaktan çekinmediği bir dönemi yaşıyoruz. Trump, bunun zirve örneğini teşkil ediyor. Son günlerde Türkiye’de ise bu durum, muhalefete karşı atılan adımlarla kendini gösteriyor.

Ancak tüm bu olup bitenin arkasında güçlü bir pragmatizm ve -bu akımın savunucularının ifadesiyle- bir “açıksözlülük” söz konusu.

Peki, gerçekten öyle mi? Tabii ki değil.

Demokrasi dediğimiz ve en iyi haliyle uygulandığını bildiğimiz, “Amerika Birleşik Devletleri” adlı bu deneyde üç asırdır görüyoruz ki: Demokrasi bir süreçtir. Bir mücadele. Bazen kendi kendini imha etmeye çalışan bir karakter sapması. Ama bu karakter -Dr. Martin’e selamla- genellikle adalete doğru yön alır.

ABD’li dostlarımızın Bağımsızlık Günü kutlu olsun.

Zannettiklerin

Eğer biri size “Antarktika’nın üstünden uçakla geçmek yasakmış, neden sence?” veya “Uzay İstasyonu aslında bir stüdyoymuş, biliyor musun?” dese, şöyle bir düşünürsün. Eğer düşünmeyi seven ama okumayı sevmeyen biriysen, belki gerçekten şüpheye düşersin.

Çünkü bu iki bilgiyi ne çürütecek ne de onaylatacak bilgiye sahip değilsindir. Eğer aynı kişi sana “Yerçekimi aslında yer altındaki mıknatıslar!” dese, dersin ki, “Yürü git arkadaşım, o zaman ahşap ve plastik nasıl düşüyor!”

Bildiğini zannettiklerin genellikle başkalarının bilip teyitlediği, senin de inanmak zorunda kaldığın bir istihbarat ağından oluşuyor.

Bildiğini zannettiklerin, eğer düşünen biriysen, düşündüğün konu her neyse seni o konuda şüpheye boğacaktır. Bunun tek antidotu gerçekten bilmektir.

Buradan oraya

Süper çalışan bir sistem veya parmaklarıyla piyanoyu öttüren bir virtüöz gördüğünde şunu sorarsın:

Buradan (bulunduğun noktadan) oraya nasıl ulaşabilirim?

Cevap genellikle kapsam dışı bir öğrenme açlığı ve çok pratiktir.

Ancak hepsinin önünde şu kavram durur: Tutku.

Vardır veya yoktur. Yetenek gibi.

Yetenek mi?

Yetenek maddi bir şeydir. Çok görünürdür; gizlenmesi imkânsızdır. Hemen fark edilirsiniz.

Çalışkanlık ise soyuttur. Birisi sizi çalışkan olduğuna ikna edebilir ama tembelce yaşayabilir; yeteneğini heba edebilir. Bu yüzden sadece yeteneğe bakarak uzun vadeli bir öngörüde bulunamayız.

Yetenek sermaye gibidir; zaman onu hızla tüketir.

Çalışkanlık ise huydur; can çıkar, o çıkmaz.

Şüphe≥Derin İçgörü

“Bilge insan sıkça şüphe duyar ve fikrini değiştirir; ahmak inatçıdır ve asla şüphe etmez; kendi cehaletinden başka her şeyi bilir.” - Mısır Atasözü

Son zamanlarda kafama takılan bir düşünceyi lise kafasıyla grafiğe döktüm:

Ölü taklidi

Obama, Chicago Senatörü olduğu döneme dair hatıralarından şöyle bir şey anlatır:

“Mecliste ilk konuşmamı yaptığımda, Cumhuriyetçi bir meslektaşımın yanıma gelip şunu söylediğini hatırlıyorum: ‘Biliyor musun Barack, bu olağanüstü bir konuşmaydı. Bence birçok kişinin fikrini değiştirdin; ancak hiçbirinin oyunu değiştiremedin.’”

Bazen bir şeyler boşa gitmiş gibi hissettirir.

Görünürde hiçbir aksiyon olmaz.

Ancak unutma: Değişim, ölü taklidi yapmaya bayılır.

Hayırlı haftalar.

Yanlış Reckoning

Mission: Impossible-The Final Reckoning, 400 milyon dolarlık bütçesiyle dünya genelinde 548 milyon dolar hasılat elde etti. Bu rakam, ne kâr ne de zarar için gereken 1.4 milyar doların oldukça gerisinde.

Ters giden neydi? Pazarlama bunun neresinde?

Film güçlü bir Pazarlama lansmanıyla yola çıktı. Ancak aşırı yüksek yapım maliyeti, çelişkili eleştiriler, yoğun rekabet (örneğin Lilo & Stitch’in aynı dönemde vizyona girmesi) ve zayıf devam ilgisi nedeniyle iş çuvalladı.

Sonuç açık: Pazarlama yalnızca belirli bir noktaya kadar etkili olabilir. Pazarlama açısından zamanlamanız, bütçeniz, anlatınız ve uygulamanız yerli yerinde olsa bile, dış koşullar tüm bu çabaları sessizlikle karşılayabilir. Ve iş modelinizin finansal planlaması yetersiz kalırsa oyun başlamadan biter.

Pazarlama bu sonuçta, mesih değil.

Hayırlı Pazarlar.