Kapitülasyon

Bu küçük ve kendi hâlimde hayatımda öğrendiğim bir tane süper gerçek varsa o da ne olursa olsun kapitülasyona müsamaha gösterme. Çünkü sosyalizm seni aç bırakarak öldürür ama kapital tıka basa doyurur, hasta eder, öldürür.

Asla teslim olma, asla boyun eğme.

Konum meselesi

Türkiye’de gündem özellikle son 8 yıldır yıkıcı bir şekilde sadece para. Onu ele alış biçiminden beklentilerimize kadar, her şey, neden bu durumda olduğumuzun en büyük göstergesi.

Para, barterın yani değiş tokuşun sadece bir aracıdır. Ve aslında görece çok yenidir. Dijital ödeme sistemleri, sadakat puanları, kripto varlıklar ve yeni takas araçlarının kısa sürede elde ettikleri pazar paylarına bakarsak, yerinin bazılarının zannettiği kadar sarsılmaz olmadığı açıktır. Çünkü değiş tokuşun konusu değişebilir. Değişmeyecek olan insanların birbirleriyle değer üretme ve paylaşma ihtiyacıdır.

Gizli sos paranın kendisi veya barterın niteliği değil, insanın kendine anlattığı hikâyededir. Su tesisatçısı veya berber olmayı seçmiş bir insan sadece bir takas işlemi gerçekleştirmek için bu hizmeti vermez. Meslek zamanla onun kimliğine, itibarına ve toplumla yaptığı görünmez sözleşmeye dönüşür.

Bunu parayla satın alamazsınız.

Aynı, bir çocuğun “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna vereceği cevabı satın alamayacağınız gibi.

Bu yüzden servetin en dayanıklı biçimi çoğu zaman para değil, insanın konumudur.

Bilgisi, becerisi, itibarı ve kurduğu ilişkiler ağıdır.

Bir değişim aracının değeri düşebilir; fakat başkalarının seninle yeniden işlem yapma isteği kolay kolay ortadan kalkmaz.

Seni takasa konu araca (para, altın, emtia) karşı avantajlı veya dezavantajlı hâle getiren birinci etken de budur.

Velhasıl ilk koşul takasın konusu araç değil, konumdur.

Ve unutma: O konumu da en başından beri sen seçersin.

Yükümlülük ve nezaket

Dünkü “Babaları takdire gerek yok” yaklaşımıma birkaç tepki geldi.

Mad Men’de meşhur bir atışma vardır:

DON: Ben sana para veriyorum, sen de bana fikir veriyorsun.PEGGY: Ama bir kez olsun teşekkür etmedin.DON: O para zaten onun için!

İki şeyi birbirinden ayırmak lazım: Profesyonel yükümlülük ile kişisel nezaket ayrı şeylerdir.

Babanın evladına karşı yükümlülüğü (örnekte, Peggy’nin Don’a karşı yükümlülüğü gibi) evladın kötü huyu, nezaketsizliği veya isyanıyla ipso facto sona ermez. Yani babaya karşı itaatsizlik, saygısızlık veya vefasızlık, babanın görevini yerine getirmesine engel olmamalıdır.

Bunları birbirine karıştırmayın. Üzülürsünüz.

Takdire gerek yok

Bugün Babalar Günü ve aklı başında her baba için bugün, ödülle kutlanma veya takdir görme günü değildir. Pazarlama, tüketim eğilimi ile takdiri, teveccühü ve minneti bir araya getirir. Çünkü kendinizi borçlu hissettiğinize karşı para harcamak kolaylaşır.

Ben yeni bir baba sayılırım. Birçoğumuzun olduğu gibi ben de boomer dediğimiz neslin hep şu sözüyle büyüdüm, Rumeli ağzıyla: “Olacaktır gürecesın!”

Yani mealen ve subliminal olarak şunu der: Senin de evladın olduğunda, benim bugün neden saçmaladığımı daha iyi anlayacaksın. Benim evladım oldu ve ben hâlâ bizi yetiştirmiş bu boomerların vakti zamanında neden saçmaladıklarını anlamış değilim.

1967 yapımlı Guess Who’s Coming to Dinner’da, ruhu şad olsun, müthiş Sidney Poitier’nin babasıyla karşı karşıya geldiği harika bir sahne vardır. Kesin internette önünüze düşmüştür. Sidney özetle şöyle der:

“Beni bu dünyaya sen getirdin ve o günden itibaren bana verebileceğin her şeyi vermek senin sorumluluğundu. Benim sana bir borcum yok. Eğer bir gün benim de bir oğlum olursa, onun bana hiçbir borcu olmayacak; ona her şeyi borçlu olacak olan ben olacağım.”

Baba olmak ve her şeyden öte adam olmak bunu gerektirir.

Bugün, bize sorumluluğumuzu hatırlatmak için var.

Takdir için değil.

Teşekkürler.

Akışa yön verecek(?)

Bugün Cumhurbaşkanını dinledim, hâlâ gençlik yetiştirmekten bahsediyor.

“Akışa yön veren bir gençlik yetiştireceğiz.” diyor.

Hangi akışa tam olarak?

Kim bu gençlik? Bu yıl doğanlardan mı bahsediyor, yoksa kafası karmakarışık olan yeni LGS’liler mi? Yurt dışına çıkmak için önüne düşen her fırsata soluksuz zıplayan üniversiteli gençlik mi?

Ekonomiye bugün güç vermesi gerekenler 2000-2004 arasında doğdular. Ve şu anda gençliklerinin en kritik aşamasında olan bu kesim, hiçbir zaman alternatif bir lider tanımadı. Onlar için bu ülkenin Kuzey Kore’den farkı yok. Bıkkınlar. Sanki 60 yaşındaymış gibi yorgunlar.

Yazmayayım, yazmayayım diyorum ama terazinin bu kadar şaştığı, sınırların bu kadar zorlandığı, yalanın bu kadar kolay söylendiği bir demokrasi örneğini ben 7 düveli gezdim, 40 yaşıma geldim, görmedim ve bilmiyorum.

Lanet olsun size.

Diğer seçenekler

“Kazanmaktan başka seçeneğimiz yok!”

Genellikle kazananların ve şampiyonların sloganı değildir. Bazen kaybetmeye parantez açmak, liderlerin rezervindedir. Ancak kaybetmeyi huy hâline getirenler için kazanmak, ölüm kalım meselesine dönüşebilir.

Hayırlı hafta sonları.

Statü mü?

Çocuğunun olması veya olmaması senin için bir statü meselesi olabilir. Sosyal medya istatistiklerin veya araban… Hatta arabanın üzerindeki stikerdan, yediğin yemeğe veya ne yapıyor olursan ol, çok meşgul görünmek senin için statü ifade edebilir.

Öyle midir? Öyle hissediyorsan, öyledir.

Ancak bunların hiçbiri bizim dikkatimiz olmadan değerli değildir. Statü dikkatle büyür. Parayla değil.

Anladıysan, bu güçlü bir Pazarlama dersidir.

Rambonun hakları

90’ların Hollywood film rüzgârını hatırlar mısınız?

Mesela Rambo…

15 milyon $ bütçeli, milyar dolarlık bir franchise’dı (Sylvester Stallone’un ilk filmi hiç beğenmediği, vizyona girmemesi için çaba sarf ettiği söylenir).

90’larda izlediğimiz bu filmlerin özünde çok önemli bir konsept yatar: Amerikan yaşam anlayışı. Rambo’nun açılışı, dünyanın diğer her yerindeki aklı başında bir izleyici için absürttür. Kolluk kuvvetleri haklıdır. Rambo delidir. Ancak bu senaryoda, Rambo’nun madalyalı bir gazi olmasının ötesinde, ABD Anayasası’nın güvence altına aldığı bireysel hak ve özgürlüklerin çiğnenmesi ele alınır. Protagonistimiz olan Şerif açılışta bunları ihlal eder.

Ve bunlar gerçektir. Çiğnenmeleri zordur. Absürt olan tenezzüldür.

Bu hakların sadece kâğıttan ibaret olduğu Türkiye gibi ülkelerde bu, belki anlaşılır olmayabilir.

Çünkü kültür kusurlu da olsa yüksek sesle konuşur.

Starbucks Güney Kore'de nasıl patladı?

Öncelikle, 2000’in üzerinde mağazasıyla Starbucks, Güney Kore’deki kahve zincirleri arasında ciro ve satış gelirinde, ayrıca tahmini müşteri sayısı bakımından ülkenin en büyük yiyecek-içecek zinciridir.

Veya, -artık- zinciriydi diyebiliriz.

Çünkü Starbucks, 18 Mayıs’ta, Gwangju Demokrasi Hareketi Günü’nde (yani bizdeki 15 Temmuz’un bir benzeri diyebiliriz) çok ilginç bir promosyon/kampanya başlattı.

Geleneksel olarak metal mataralara “tank” denilen Güney Kore’de, 18 Mayıs’a özel Tank Day (Tank Günü) promosyonu yürütüldü. Saatler içinde hayal edemeyecekleri tepkiler aldılar. Ardından Güney Kore CEO’sunun görevden alınması, özürler ve üst düzey taahhütler geldi; hâlâ da krizin etkilerini atlatabilmiş değiller.

Lokal markaların (Çin destekli) bir sabotajı mı? Yoksa sadece gerzek bir pazarlamacının zırvası mı, bilemiyorum…

Ama bildiğim bir şey var ve şu anda Türkiye’de de emarelerini görüyoruz: Öyle her şeyi çiğneyemezsin, öyle her şeyi “çok creative/yaratıcı” diye ortaya dökemezsin.

Mikro ajans çöplüğüne dönüşmüş Türkiye’de bu sözümü unutmayın; benzer skandallar yakındır.

Kışkırtma

Flight, Denzel olmasa yarı yolda kalmış bir filmdi. Konu çok daha iyi yönetilip bağlanabilirdi.

Yine de severim; şöyle çok hoşuma giden bir diyalog sonu vardı:

İşin patronu, onları içine düştükleri hukuki sorunlardan kolaylıkla kurtarabileceğini söyleyen avukata şu tepkiyi veriyordu:

“Bu adamı seviyorum, Lenny. Adamın yüzünden birkaç çizgi çekesim, sonra da bir jeti uçurasım geliyor.”

Kışkırtma…

Gerçek bir araçtır.

Kışkırttıktan sonra “Neden oldu acaba?” diyenlerle, yapılması yasak olan şeyi “Yapsak nasıl olur acaba?” merakıyla hallenmiş kişiler aynı insanlardır.

Kışkırtma, kendi içinde olumsuzluk barındıran, otomatik uyaranlı bir kelimedir.

Kışkırtma işte.