Hızlı eskiyoruz

Dünya, hiç olmadığı kadar hızlı eskiyor. Ve ‘yeni’ artık gerçekten çok kullanışsız. Eğer Pazarlama stratejin sürekli yeniyi tüketmeye ve viralin peşinden koşmaya dayanıyorsa, çok çabuk yorulacak ve hızla unutulacaksın demektir.

Sebebi çok basit: Pazarlama, bir anlatma ve ikna sanatıdır. Her gün yenilenen bir şeyi her gün anlatmak zorunda kaldığında, kaynakların tükenir. Bunun kolay ve kısa bir yolu yoktur.

‘Yeni’ bir değer birimi değildir; sağlam, etkin, kaliteli olmak ise öyledir. Biz bunları pazarlarız.

Hayırlı haftalar.

Samimiyet

Samimiyet, birçok etkileşimde kilit unsurdur. Eğer samimi olduğunuza insanları ikna edebilirseniz, hatalarınız tolere edilir, çoğu aksiyonunuz sorgulanmaz; güven, saygı ve sadakat hüküm sürer. En uzun soluklu ve başarılı liderlerin en büyük özelliği, takipçilerini samimiyetlerine ikna edebilmiş olmalarıdır.

Evet, samimiyet otantik bir kavramdır. Soyuttur. Zeka ve hesap meselesi değil, içgüdü ve içgörünün işidir.

Bugün, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Daha dengeli ve adil bir dünya için çok çaba gösterdik, bu açık. Ancak toplum olarak bu gayrette samimi miyiz?

Emin değilim. Kutlu olsun.

Sanal gerçeklik

21.yüzyılda güçlenen küreselleşme ile birlikte, hem Pazarlama hem de diğer tüm sosyal bilimler açısından “Gelişmekte Olan ve 3. Dünya” için önemli bir şey gerçekleşti:

Görmeye başladılar.

“30 Sayfa” kitabının giriş bölümünde bu konuya biraz değinmiştim. Ancak eksik bıraktığım kısım tanımlamaydı.

“Ne demek görmeye başladılar?” Şu demek: 2000 öncesinde elinde sopasıyla avare avare çayırda dolaşan Mehmet Çoban, artık San Francisco’lu Jennifer’ın sabah kahvaltısında ne yediğini biliyor. Bu eş zamanlılık, Mehmet’e iki şey yaptı:

1-Mehmet, çayırını yadırgar oldu.

2-Mehmet, görmeyi bilmekle karıştırdı.

İkisi de bugün özellikle ABD ve AB’nin muzdarip olduğu göç dalgalarına neden oldu. Önceleri boşanmak nedir bilmeyen bu kitleler, çatır çatır yavuklularından ayrıldı. Depresyon, beraberinde şiddet ve intihar oranlarını artırdı.

Yıllar önce “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” sorusunu tartıştığım bir yazı yazmıştım. Şöyle başlıyordu:

“Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?”

Bir ikilem değildir. Eksiktir. Çünkü çok gezen okuyamaz diye bir kaide yoktur. Ancak mutlaka gezen sadece okuyana karşı avantajlıdır.

Mehmet neredeyse hiç okumuyor. Geziyor ama deneyimlemiyor. Kafası allak bullak.

Bu zamanı yeni tüketim biçimi bizi kökten değiştirdi. Hâlâ tam farkına varamadık, ancak artık dünyaya doğrudan bakmıyoruz. Ve gerçekte takmasak da hepimizin beyni sanal bir (VR) gözlükle perdelenmiş durumda.

Kolay satış

Kulağa klişe gelebilir, ama iki şeyin kıymeti bilinmez: Sağlık ve özgürlük. İkisi de zamanı altüst eder, değersizleştirir.

Genellikle, ikisini de kötü tercihler ve yanlış yatırımlar sonucunda kaybederiz: Yanlış beslenme, hatalı finansal kararlar, anlık öfkeler…

Ve neredeyse hiçbir sebep sağlık ve özgürlüğü feda etmeye değecek kalibrede değildir.

Peki, bunu neden bu kadar sık yaparız? İşte bu pazarlamanın derinlemesine incelemesi gereken kritik bir karar refleksidir: Alım motivasyonu.

Homo sapiens kısa vadeli ödüllerin peşinden koşar. Bu dürtü, “Sınırlı adet!” veya “Şimdi al, sonra öde!” gibi sloganlarda kendini gösterir.

Özünde, pazarlama doğal sabırsızlığımızı kullanır ve bizi uzun vadeli sonuçlar yerine anlık ödülleri önceliklendirmeye yönlendirir, tıpkı sağlık ve özgürlük konusunda yaptığımız gibi.

Çantada keklik. Maalesef.

İki sana

Kimin lehine?

Adil bir sorudur. Aynı zamanda bencildir de. Bu alışverişten kim fayda sağlıyor: Sen mi, tüketici mi, yoksa ikiniz de mi?

İki tarafın eşit fayda sağladığı değiş tokuşlar nadirdir. Bizim yaklaşımımız her zaman bir adım tüketici lehine olmalıdır.Ve bu, doğru anlatılmalıdır: Şeffaflıkla.

Evet, bir bana, iki sana. 

Neden?

Çünkü ben yapabiliyorum. Ben Apple’ım. Ben Beko’yum.

Eğer onun lehine olduğunu anlatmayı başarırsan, büyük kazanırsın.

Bugün

Kötüye kullanıma ve suistimale en açık olgu inançtır. Birini, ortak bir amaca inandığınıza ikna edebilirseniz, onu istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz.

Çünkü olguların aksine, inanç büyük beklentiler ve yalnızca güzel/mutlu olasılıklarla ilgilidir. Her badire ve sıkıntı, sadece birer ara duraktır.

İnanca ihtiyacımız var. Olgulara mecburuz. Ancak ihtiyaçları, mecburiyetlerin önüne koyduğumuzda yozlaşırız. Sicut Hodie Est.

Döngü

İyi bir kampanya, güçlü bir mesajı olan açık hava reklamları, etkili SEO çalışmaları, çılgın etkileşimlere ulaşan IG Reels’ları ve liste başı satışlar…

Hepsini başarabilirsin.

Ancak Pazarlama, dikkat çekmede yani o ilk vurgunda ne kadar ivmelenirse ivmelensin, verdiği sözlerin arkası boşsa sonuç fiyasko olur.

Dikkat çek, söz ver, tutma… Başa dönmezsin: İflas edersin.

Boş işler

Zorlu Holding vakası, e-mail’den tutuklamaya kadar uzanan süreciyle bize Türkiye’deki şirket kültürü, hiyerarşi dinamikleri ve ülke olarak inşa ettiğimiz sanal kısıtlar hakkında birçok ders verdi. Bence örnek niteliğinde bir olay. Kayıt altına alınmalı ve kitaplarda anlatılmalıdır.

Bu tür olaylar yaşanırken aklımdan hep şu geçer: Arka plana ve aftermath dedikleri sonrasına baktığınızda, aslında ne kadar içi boş meselelere enerji ve zaman harcadığımızı görürsünüz. Gerçekten yazık.

Olgunlaşmamız ve tarafsızlaşmamız temennisiyle.

Müsait

Bir ürün veya servis üreticisiysen, şunu asla yapma:

‘Şu an için müsait değiliz.’

Dükkan açtığında, müşterilere elverişli olmak senin ilk işin.

Olamayacaksan, hiç girişme.

Pro bono

Ramazan, yabancı dini bayramlar ve sezonlar kadar ticarileştirilmemiştir. ABD’de Noel sezonu, yaklaşık 1 trilyon dolarlık perakende sektörünü sırtında taşır. Başka bir deyişle, eğer Noel olmasa, Kasım ve Aralık aylarındaki perakende satışlar %35-40 arasında düşüş yaşar.

Peki, Ramazan ticarileştirilmeli midir? Kesinlikle, sonuna kadar. Bu, yalnızca Ramazan’a olan ilgiyi artırmakla kalmaz, onu Noel gibi vazgeçilmez bir kültürel fenomen haline getirir - ki şu an için böyle değildir.

Sevgili markalar, Ramazan’ı kullanın. Çekinmeyin!

Hayırlı Ramazanlar…

Yani, aslında şu an için harfi harfine böyle: Hayırlı.

Pro bono bir Ramazan.