Niyeti bozma

Yapay Zeka ile ilgili en büyük kuşku “niyet” kavramı etrafında şekilleniyor.

Peki ya AI niyetini bozarsa ne olur?

Bugün, Yapay Zeka’nın elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığını biliyoruz. Elbette, bizim öngördüğümüz ve sınırladığımız çerçevede “en iyisi”.

Ancak biz insanlar her zaman rasyonel kararlar veren varlıklar değiliz. Kararlarımızı çoğu zaman kültürel eğilimler ve normlar belirliyor.

Temel soru şu:

AI, bizim arzu ve taleplerimiz için elinden gelenin en iyisini yapmak yerine, “doğru olanı” yapmaya karar verebildiğinde ne olacak?

Bilmiyoruz.

Hizalama

Bir yöneticiden beklenen ilk şey, uyumlu olmasıdır. Bu uyum, eylemlere hizalama olarak yansımalı ve belki de yöneticinin en belirgin aksiyonları bu kavram etrafında şekillenmelidir.

Hizalama…

Hizaya sokma, hizaya getirme.

Bu, bir başıbozukluğu düzeltme ya da sopa gösterme olarak değil; oryantasyon ve optimizasyon olarak okunmalıdır.

Birçok problemin varlığını kısa sürede unutturur.

Müthiş bir pratiktir.

Kontrolün panzehiri

1990’larda yaşadığımız internet dönüşümüne ayak uydurduk. 2008 krizinde, son güne kadar çoğumuz olacaklardan habersizdik. Bitcoin trenini çok büyük bir çoğunluk kaçırdı. Covid hepimizi apansız yakaladı.

Kontrol, insanlara ürünler ve konseptler üzerinden satılan gelmiş geçmiş en büyük aldatmacadır.

Kontrolün yalnızca tek bir panzehiri vardır: Bitmek bilmeyen bir aksiyon hevesi.

Kendimiz dışında hiçbir şeyi kontrol edemeyiz, er ya da geç, bu bize mutlaka öğretilir.

Savunma savaş

ABD’nin Savunma Bakanlığı ismini Savaş Bakanlığı’na dönüştürmesi 3 milyar dolara kadar mal olabilir. 3 milyar dolar büyük bir paradır: Bu parayla konuttan sağlığa pek çok yerel problemi çözebilirsiniz.

Peki, neden bu değişiklik?

Çünkü algının bedeli, üreteceği yeni olasılıklar nispetinde değerlendirilir.

ABD yönetimi, bu ismin ajandasına daha iyi hizmet edeceğini düşünüyor.

Bu bir pazarlama yatırımıdır ve diğerleri gibi kesinlikle uzun vadeyle ilgilidir.

ABD, pasif duran “savunma” terimini, daha agresif ve aktif bir terim olan “savaş” ile değiştirmiş oldu. Tabii, savaş kavramı her ne kadar daha enerjik görünse de bir o kadar da dardır. İfade yalnızca ihtilaf ve çatışma etrafında şekillenir.

1949 öncesine dönüş ise sembolik bir değişim değildir.

ABD savaşa hazırlanıyor. Bu çok net.

Dünyanın başı dertte

Gelişmekte olan ve gelişmemiş dünyanın son 20 yılda içine düştüğü tüketim sarmalı -ki burada yalnızca reel ürünlerden bahsetmiyorum- bu ülkeleri geri dönülmez şekilde değiştirdi.

2008’lerin başlarında “Yolları yok ama Facebook’ları var…” ifadesiyle tanımlanabilecek bu kültürel şok ortamı, yalnızca inanç sistemleriyle aralarındaki ihtilafı değil, aynı zamanda gerçek dünya ile aralarındaki kırılmayı da derinleştirdi.

Bunun sonucu olarak şunu çok net biçimde görüyor olmamız lazım: Bu sınıftaki ülkeler yeterli kültür üretemiyor; kendi kültürlerini aktaramıyor, iyileştiremiyor.

Yapay zekâ ile birlikte bu abukluğun tamamen kontrolden çıkacağını ve nihayetinde ciddi, gerçek zamanlı çatışmalara neden olacağını düşünüyorum.

ABD ve AB’nin göçmen kriziyle nasıl mücadele edeceği, bu süreçte belirleyici olacaktır.

Dünyanın başı, ne yapacağını bilmeyen gelişmekte olan ve gelişmemiş dünya insanıyla derttedir.

İki soru

“Sence bugün Türkiye, 5 yıl öncesine göre daha iyi bir durumda mı?”

ve

“Türkiye’nin 5 yıl sonra bugünden daha iyi koşullara ulaşacağına dair inancın var mı?”

Eğer iki soruya da cevabın “Yok, hayır!” ise, bu siyaset ve toplumsal konsensüsün çalışmadığı ve kuvvetle muhtemel çökmüş olduğu anlamına gelir.

Seni bugüne taşıyan inançlarını, seçimlerini ve kararlarını sorgulamanın zamanı çoktan geldi, hatta geçiyor bile.

Gelişimsel pazarlama

Fransız pazarlama gurusu Clotaire Rapaille’in Japonya’da Nestlé için uyguladığı bilinçaltı stratejisini duymuşsunuzdur.

Rapaille, problemi Japonya pazarında kahve deneyimi olmayan yetişkin tüketicileri ikna etmeye çalışarak değil, çocuklara kahveyi sevdirmekle çözmeye yönelmiştir. Kahve aromalı şekerlemeler sayesinde kahve, hoş bir deneyimle özdeşleştirilmiştir. On yıl sonra bu çocuklar, Japonya kahve piyasasının ana tüketicilerine dönüşmüştür.

Hikâyenin kulağa hoş gelen tarafı bu. Gerçek tarafı ise şu:

Asla tek bir kaldıraç yoktur. Bugün Japonya’yı dünyanın en büyük kahve pazarlarından birine dönüştüren birçok farklı etken vardır. Pazarlama açısından bunu anlamak çok kritiktir.

Zannetmeyin ki sihirli bir dokunuş tüm kapıları açacaktır.

Ama şunu da unutmayın: Markanızın mutlaka bir sihirli dokunuşa ihtiyacı vardır.

Sürprizsiz

Bu akşam Sivas’ta kaldığım otelin yüksek katındaki penceresinden dışarı baktım.

Shell, Petrol Ofisi ve Opet aynı caddede, aralarında sadece 5–10 metre mesafe olacak şekilde konumlanmış. Payına düşeni almak için rakibin yakınında durmak olağandır. McDonald’s ve Burger King de aynı şeyi yapar.

Havaalanında da benzer bir durum yaşadım: sıradanlık ve oturma yoğunluğu nedeniyle Mc ve King arasında gidip geldim. Sonunda benim için en pratik olanı seçtim.

Bu durumda pratiklik, en elverişli olanla ilgilidir:

-Mesajını daha iyi anladığım,

-Tadına ve menüsüne daha hakim olduğum,

-Seçimlerim arasında en az sürpriz yaşadığım.

Sonuç: Bize rahat hissettiren, uygun ve erişilebilir olan kazanır.

Pazarlama da tam olarak bunu gerçekleştirmek için vardır.

Farklılaşma meselesi

Eğer işin logoyla, ‘kurumsal marka renkleri’yle -artık ne demekse bu- farklılaşmaya kaldıysa, kusura bakma ama pazarlaman boka batmış demektir.

Gerçek farklılaşma ve nihayetinde markalaşma yalnız ve ancak hikâye ve ürünle olur.

Gerisi fasa fisodur.

Uzaktan klima

Tesla’lar yıllar önce, aracınız park halindeyken uzaktan klimayı çalıştırma özelliğini getirmişti. Yıllar geçmesine rağmen, onu uyarlayanlar da dâhil, bu özelliğin kullanımını özendirecek ve zamanlamayı kolaylaştıracak doğru bir bildirim yazılımı inşa etmediler.

Ürününüz, modeliniz veya servisiniz çok mantıklı olabilir. Ancak doğru teşviki ve alışkanlık kazandıracak patikaları inşa etmezseniz, kaymağını yiyemezsiniz. Yine çalışır, orada durur; ama hakkıyla hasat edilmemiş hâliyle.

Hayırlı haftalar.