11A
11A, herhangi bir uçakta sıradan bir koltuktu.
Ama kazayı duyan ve sık seyahat eden herkes için artık 11A, aynı 11A değil.
11A’nın artık bir hikâyesi var.
Pazarlamanın özü de budur.
11A, herhangi bir uçakta sıradan bir koltuktu.
Ama kazayı duyan ve sık seyahat eden herkes için artık 11A, aynı 11A değil.
11A’nın artık bir hikâyesi var.
Pazarlamanın özü de budur.
Zihniyetin değişmediği ya da güncellenmediği her topluluk, eninde sonunda değer üretmeyi durdurur. Bu durumda aktarım da kesilir. Sonrasında ise ya daha güçlü ve güncel bir mentalite kontrolü ele alır, ya sömürür, ya da o topluluk yok oluşa teslim olur.
Afrika’da bu üç senaryonun da örneklerini açık hava müzesi gibi görebilirsiniz. Gidip, bizzat şahit olabilirsiniz.
ABD’de her 100 bin kişiye yaklaşık 19 süpermarket düşüyor. Bu rakam, kırsal alanların daha planlı düzenlendiği Almanya’da 100 binde yaklaşık 35 civarında. Birleşik Krallık ise küçük esnafıyla ayakta duruyor; süpermarket kategorisinde, her 100 bin kişiye yalnızca 2 süpermarket düşüyor.
Burada, Birleşik Krallık’ın küçük esnafı ve orta sınıfı güçlendiren iş modelinin sonuçlarını görüyoruz. Bu model işe yarıyor: Hem daha sağlıklı kentsel çözümler üretiyor hem de daha taze ve sağlıklı ürünlerin tüketiciye daha az aracıyla ulaşmasını sağlıyor.
Bu bir planın sonucu.
Zaten her doğru ve güzel şey bir planla başlar.
İyi bir plan, iyi bir uygulamayla birleştiğinde gerisi kendiliğinden gelir.
Dünyada sayısız kültür vardır. Bunlar, bireyin ve toplumun yönünü belirleyen temel yapılardır. Amerikan kültürel kodları bizi Ay’a taşıdı. Burada birçok kültürel etkenden söz ediyoruz: Yenilikçilik, güçlü bireysel yapı, yüksek risk alma eğilimi, pazar odaklılık ve benzeri dinamikler.
Kültür, sizi siz yapan tüm davranışsal ve zihinsel bileşenlerin toplamıdır.
Örneğin, çingenelik bir kültürdür. Aynı şekilde, taklitçilik de öyledir: Çin, fikir kopyalayarak ilerleyeceğine inanan bir kültürel anlayışa sahip. Biz de benzer bir zihin yapısındayız.
Bilirim; eğer doğan buysa, değişmezsin.
Ama yine de bil: Taklitçilikle bir milim ilerleyemezsin.
Succession, kitlesele oynamış ama finalini batırmamış ender dizilerdendir.
Serinin sonunda, dizinin en nevi şahsına münhasır karakterlerinden Roman kardeşlerine tokat gibi bir gerçeği şöyle hatırlatır:
“Biz zırvayız. Sen zırvasın, zırvanın babasısın. Ben s*kim bir zırvayım. O da öyle. Tamamen boşuz lan. Size bunu söylüyorum çünkü biliyorum. Bizden bir cacık olmaz.”
Saridje’nin sloganını “Öykü inşa ediyoruz. Zırva değil.” olarak belirledik.
Çünkü zırvanın arzı hadsiz, hudutsuz.
Yama fikirlerle öykü inşa edemezsin.
Öykün yoksa, zırvasındır.
Erken ebeveynlikle ilgili en çok zorlandığım kısım; çocuğu ve kendini, skeptiklere, fazla meraklılara ve -nadiren de olsa- yargılayanlara açıklama ihtiyacı.
Bu süreç son derece yorucudur. Açıklama gerektiren her şey böyledir. Bu yüzden prospektüsler sorunludur, kullanma kılavuzları sıkıcıdır ve birçok sözleşme okunamayacak kadar detaylıdır. Çünkü mutlaka birileri, bir noktada, en olmayacak şey için o en anlamsız ve yersiz soruyu sormuştur.
Kendini açıklamak; yanlış anlaşılmanın maliyet doğurduğu her durumda bir zorunluluktur.
Keyif vermez ama gereklidir.
Konu çocuksa, adı: “Üstüne toz kondurmam”dır.
Yetişkin, sağlıklı bir bireyin gün içinde odaklı ve belirgin 6 binden fazla düşüncesi olur. Tüm bilinçli içerikler (tekrar eden, anlık fikirler vb.) ise 60 bini aşabilir.
Ancak diş fırçalamak dahil eylemlerimizin sayısı çoğu zaman 100’ü bile bulmaz.
Fikir boldur; aksiyon, az. Konuşan çoktur; yapan az.
Bu aralar bana “Çok karamsarsın!” diyen çok. Evet, muhtemelen öyleyim. Zaten perspektifimiz, duygu dünyamız ve kendi gerçekliğimiz, dış dünyayı nasıl tanımladığımız konusunda belirleyicidir. Kabul ediyorum; bu aralar karamsarım. Ama şundan emin olabilirsiniz: Türkiye ve bu MENA dediğimiz bölgeye dair gözlemlerim yaklaşık 10 yıla dayanıyor. Bu coğrafyayı, çoğunuzun memleketinizi ziyaret ettiğinizden daha fazla gezdim. Gördüm. Tanıdım.
Şimdi size tartışmalı, sansasyonel ve linç getirecek bir tanımlama yapayım:
Bana göre Türkiye, Osmanlı’nın devamıdır ve hâlâ çöküş dönemindedir.
Bu bölge toplumları, ölçek kavramını anlamakta ciddi şekilde zorlanıyor. Ve bana kalırsa bu patinaj daha 150–200 yıl sürecek. Bakın, bu coğrafyalar ne Rönesans’ı ne de Sanayi Devrimi’ni yakalayabildi. Hiçbir zaman da anlayamadılar. Aynı kafa yapısıyla, önlerine dayatılan sistemlerde istemeden, zorla koşturuldular.
Bu yazdıklarımı birileri 150 yıl sonra bir noktada okursa, “Ulan adam ne kadar haklıymış!” diyecektir. Teşekkür ederim arkadaşım.
Mutlu bayramlar.
AI’daki her gelişme bize “Artık bitti!” dedirtiyor.
Bu “bitti”ler arasındaki süre artık haftalarla ölçülüyor. İşin, birçoğumuzu en başından beri tedirgin eden tarafı da bu: Tempo.
Çok hızlı.
Bu çapta bir endüstriyel değişime bu ülke hazır değil.
Bakın, bu bir şaka değil: ABD’nin önümüzdeki 10 yıldaki en büyük silahı ordusu değil, Yapay Zeka olacak.
Biz ise çok ciddi bir ivme kaybettik.
Ticaretimizi baltaladık. İhracatımız çöktü. İç piyasamız kaos içinde. Durumumuz iyi değil. İnanın bana, karamsar göründüğümden daha kötü durumdayız.
İzmir’de yaşananlar, kapitalizmin ne kadar daha akla yatkın bir sistem olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bakın, mükemmel değil; ama şu solun ve komünizm kafasının pasif-agresif tavırları, insanları mutlak eşitliğe ulaştıracağız diye yaptığı çılgınlıklar, külliyen insan doğasına aykırı işlerdir.
Bunları bunca entelektüel yıllarca anlayamadı gitti.
Anlamadılar ki, insan zincirle, kısıtla terbiye olmaz.
Bir gün gelir, çok küçük bir grup çıkar ve yüz yıllık dogmaları yerle bir eder.
Akıllanmıyorlar.