Sıra dışı skorları severiz. Half court basketbol atışları, futbolda son dakika golleri, hatta ofisteki çöp kutusuna kağıt topu isabet ettirmek bile kitleleri coşkuya sürükler.
Satış skorla, pazarlama sıra dışı olanla ilgilenir.
not: blogumda altı çizili her kelime sizi konuyla ilgili içeriklere götürür.
Pazarlama dikkat çeker. Lakin dikkat çekmek yeterli değildir. Güven kazanmanız gerekir. Caner’in kafasında bardak kırması, Sabri’nin Esra Ceyhan’da uçma girişimi dikkat çekicidir. Sansasyoneldir ancak güven kazandırmaz.
‘Sansasyon’ Latin kökenli bir kelime. İnsanın şok halini ifade ediyor. Çoğu pazarlamacı bir dikkat çekme aracı olarak sansasyonel olmayı gerekli ve çekici bulur. Onları suçlayamam ne var ki, dikkatin ödemesi gereken bedelin ‘güven’ olduğu unutulmamalıdır. Bu ayarı yapmazsanız kampanyanız başarısız olur. Mesela George Lois’in (aka Mad Man) “Muhammed Ali’nin İhtirası” konulu Esquire kapağı sansasyoneldir ve fakat arkasındaki öykü de güven vericidir. Pazarlama, bu yolla hedefine ulaşır.
Kontrol vananız şu: Evet, pazarlama dikkat çekmelidir ama ne pahasına?
Rutin çok önemli bir kavramdır. Her insanın bir rutininin olması gerekir. Davranışsal psikolojinin alanına giren bu konu birçok tedavide metod olarak kullanılır. Hatta klinik psikiyatr Jordan Peterson, rutinsizliği bazı obsesif kompulsif bozukluklara sebep olarak gösterir. Yatıp kalktığınız belli bir saat, düzenli bir diyet, egzersiz programı veya kişisel gelişim için kendinize ayırdığınız bir zaman dilimi önemli rutinler arasındadır. Rutin kendinizi daha iyi anlamanızı ve değerlendirmenizi sağlar.
Markalar ve insanlar arasında bu noktada rahatlıkla bir analoji kurabilirsiniz. Markaların da bir rutini olmalıdır. Mesela Apple her yıl eylül ayında yeni iPhone lansmanı gerçekleştirir; bu Apple için bir rutindir. Bana göre rutin organik pazarlamanın bir parçasıdır. Babalar gününde Vito Corleone veya 10 Kasım’da Atatürk fotosunu Instagram’da paylaşma rutininden bahsetmiyorum. Değişikliğe teşne, beklenti oluşturan ve onu yönetecek rutinler oluşturun.
Markanıza has bir Black Friday veya bir Super Bowl günü yaratın ve bunu rutine çevirin.
Jobs’un ikinci şirketinin ismi Sonraki’ydi (Next). İlk şirketinin ismi Elma (Apple). Bu kadar basit ve alelade. Şirket kuran ve büyük hayallerle iş hayatına atılmaya çalışan çoğu girişimci marka ismine takılıyor. Odaklarını asıl önemli olandan kaçırıyorlar: Nitelik.
Bugün Türk Dil Kurumu AU (altın)’ın ismini ‘teneke’ olarak değiştirme kararı versin altın borsa değerinden hiçbir şey kaybetmez. Altına değer veren ismi değil paslanmaya karşı yüksek direnç gösteren niteliksel yapısıdır.
Beyaz Saray Bütçe ve Yönetim Ofisi’ne göre insan hayatının değeri 7 ila 9 milyon $ arasında değişmektedir. Bu rakam ekonomik bir varsayıma dayanıyor. İnsanların hayatları boyunca yaptıkları riskli seçimlerin ve genel yaşam koşullarının ortalaması alınıyor. Aynı ortalama, cinayet endeksinde dünya lideri olan El Salvador için farklı sonuçlar verecektir. Keza insan hayatına Oslo’da farklı Kabil’de farklı değer biçilecektir.
Varlığın gerçek değeri nedir? Sevdiğinizin hayatını 9 milyon $‘a değişir misiniz? MoMA’daki van Gogh’un Yıldızlı Gece’si niye paha biçilmezdir? Peki aynı tabloyu Irak’ın kırsal bir köyünde 100$’a satabilir misiniz? İzafiyet/Görelilik sadece bir teori değildir; hayatın kendisidir. Eğer zaman ve emek tüketerek değer ürettiğiniz işiniz, markanız, ürününüz veya sanatınız hiçe alıcı buluyorsa; ürününüzde değil pazarınızda sorun var demektir. Pazarınızı değiştirin değeriniz artsın.
Pazarlama değiştirir, bariyerleri yıkar ve geleceği yeniden tanımlar. ‘Bunu nasıl yapar?’ sorusu çokça soruluyor. Her şeyden önce; risk alarak!
Ricky Gervais bana göre bu yüzyılın yetştirdiği en iyi komedyenlerden biri. The Office’in yaratıcısı 2010 yılında Golden Globe’u sunmayı kabul ettiğinde aldığı riskin farkındaydı. Çünkü alışılmışın dışında mizah anlayışıyla, kalıpları yıkarak olayı ele alacağını biliyordu. Show’un bir bölümünde HFPA’yı (Organizatörü) tiye alan şakasının ardından, Golden Globe sunuculuğunu kastederek şu cümleyi kuracaktı:
“Nasıl olsa bu işi bir daha yapmayacağım…”
2010’dan sonra Ricky 3 kere daha aynı organizatör tarafından geri çağırılacaktı. Ricky’nin yer aldığı bölümler ise Youtube’da milyonlarca kez izlenecekti.
Risk almanın bir tanımı da budur. Zihni yapının (mindset) bazen olaylara bu çocuksu içgüdü ile yaklaşması gerekir. Bazen fırsatlar anlıktır. Olayı Ricky’nin yaptığı gibi bir daha olmayacak çılgınlığı ile ele almak geleceği değiştirir.
‘Kısıtlama’ özgürlüklerin tavan yaptığı günümüzde genellikle negatif algılanan bir kelime. Aslında kısıtlamalar her zaman olumsuz sonuçlar doğurmuyor. Twitter’da 140 karakterle harikalar yaratmadık mı? Hatta 280 karaktere genişleme kararı alan Twitter’ı yerden yere vurmadık mı? Hatırlayalım:
“280 karakter mi? Lanet olsun.”
Günde neredeyse 500’ün üzerinde ticari e-mail alıyorum. Ancak %1’ini okuyabiliyorum ve evet bu %1’in %99’u kısa metinlerden oluşuyor. 1MB’lık bir e-maili (~500 sayfalık metine eş değerdir) neredeyse hiçbir sunucu spamlamamaktadır. Bu demek oluyor ki, destansı e-mailleri kısıtlayan bir engel yok. Keşke olsa…
Medeniyet olarak sabrımızı tükettik. Artık Facebook’ta fotoğraf paylaşmıyoruz çünkü bize daha rafine içeriği daha hızlı sunan Instagram geldi. İçeriklere verdiğimiz reaksiyonlar bile otomatikleştirildi. _Story’_lerde tek dokunuşla alkışlıyor ve gülücükler saçıyoruz. Yazmıyoruz çünkü üşeniyoruz, okumuyorlar çünkü sabırları tükendi.
Pazarlamanın bu gerçeği atlamaması ve olabildiğince kısa kesmesi lazım. Ürüne isim mi arıyorsunuz? Kısa olsun. Logo mu tasarlıyorsunuz? Basit olsun. Markanıza kimlik mi oluşturuyorsunuz? Bir soruya tek kelimelik cevabınız olsun.
Bana kendinizi veya sevdiğiniz birini anlatın desem ve size 15 dk süre versem kuvvetle muhtemel konuyu toparlayamazsınız. Size ‘Kendinizi tek kelimede tanımlayın!’ desem veya ‘Sizi hangi hayvan tanımlar?’ diye sorsam en rafine cevabı en hızlı şekilde verirsiniz. Bu tek kelimelik cevabınız kendinize nasıl baktığınızı özetleyecek ve beni sizi 15 dk dinleme zahmetinden kurtaracaktır. Efsane dizi Lost’un intro’su 15 saniye sürüyordu_._ 15 saniye yıllarca milyonları germeye ve heyecanlandırmaya yetti.
All the great things are simple, and many can be expressed in a single word: freedom, justice, honor, duty, mercy, hope. -Winston Churchill
Mükemmel olan her şey basittir ve çoğu tek kelimeyle ifade edilebilir: özgürlük, adalet, onur, görev, merhamet, umut. -Winston Churchill
Pazarlama sizi yarı yolda bıraktığı zaman fiyata sarılırsınız. Fiyat/adet rasyosu ile satış stratejisi inşa eden markalar kalıcı olamazlar. Pazarlama hep daha iyisi için sözleşir ve değişime ortak eder. Bunu kalıpları yeniden tanımlayan ve status quo’ya meydan okuyan sıra dışı cevaplarıyla yapar.
II. Philip işgaline hazırlandığı Sparta’ya şu mesajı iletir:
“(…) Eğer ordumu topraklarınıza sürersem; ekinleriniz yok edilip insanlarınız köleleştirilecek ve şehriniz yerle bir olacaktır!”
Sparta şu cevabı verir:
“Eğer…”
Pazarlamanın yarı yolda bıraktığı mesajlarınız fiyata sarılır. Şunun gibi:
“Zamanını değil odağını yönet.” - Kahire’de bir hotel lobisinde duyuldu…*
Ne kadar yoğun olduğumuzdan çok ne kadar verimli olduğumuz derin bir tartışma konusudur. 6 yıldır yönetici olarak çalıştığım pozisyonun bana acı çektirerek öğrettiği tecrübe; zaman yönetiminin sanılanın aksine verimliliği arttırmadığıdır.
Birden fazla projede, yığınla işi sıraya koyup sorun çözmek için kısıtlı zamanınızı yönetmek veya multi tasking geliştirmek hüner değildir. Belirleyeceğiniz bir zaman diliminde, tek projeye tüm enerjinizle odaklanmak ve odağınızı bu doğrultuda yönetmek kayda değer sonuçlar verecektir.
Zamanı yönetenler reaksiyon gösterirler. Odağı yönetenler öncülük ederler. Reaksiyonist olmayın öncü olun.
*“Stop managing your time and start managing your focus.” - Overheard in hotel lobby in Cairo…
Sosyal medyanın müşterisi değil ürünleri olduğumuzu artık biliyoruz. Bu matrix deneyimi kapitalizmin hiçte arzulamadığı antagonistlerin üremesine sebep oldu. Bendeniz.
Dikkat ve güven döngüsünü ciddi ölçüde tahrip eden bir sürecin içinden geçiyoruz. Bu platformlarda bulunuyor olmamızın nedeni dikkat çekmek. Ancak işin acı tarafı şu; peşinden koştuğumuz dikkati çekemiyoruz…
Türkiye’de insanlar ortalama olarak 2 saatlerini sosyal medyaya harcıyorlar. Günde ortalama 1870 kere telefonlarının ekranlarına dokunuyorlar. Bu işlemlerin çoğunu odaklanmış dikkat ile yapıyoruz. Odaklanmış dikkat en fazla 8 saniye sürüyor. Paylaştığınız sabah kahvaltınız veya sizin için çok önemli olduğunu düşündüğünüz herhangi bir anınız odaklanmış dikkatimizin ancak 100 de 1’ne hitap edebiliyor. Türkiye’de insanların %70’i akıllı telefonları ile uyuyup onlarla kalkıyor. Tüm bu akıl almaz yatırımı çekemediğimiz dikkatler için yapıyoruz. Yazık değil mi?