Gözlerine inanma

“Gözlerine inanamamak…”

Artık Türk Dil Kurumunun güncellemesi gereken bir deyimdir.

Çünkü artık gözlerine inanma. Önümüzdeki birkaç yıl içinde dijital ve basılı medyada gördüklerinin büyük bir bölümü gerçek olmayacak.

Peki, gözümüze inanamayacaksak neye inanacağız?

“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” atasözüne bağlı bir kültür için bu çok zor bir problemdir. Yine de her koşulda önce insana danışacağız.

Kim bilir, belki de yapay zekâ’nın hiç beklenmedik bir sonucu, insanların birbiriyle daha fazla iletişim kurmasına sebep olmak olur.

Gerçeğin değeri

“Yaratıcılık AI ile nasıl mücadele edecek?”

Diğer her şeyde olduğu gibi: Herkesten ve her şeyden farklı görerek.

Evet, AI büyük, sınırsız ve yorulmayan bir makine.

Evet, rekabet hiç olmadığı kadar zor.

Ama orijinal ve otantik olan hâlâ gerçek.

Ve gerçek hâlâ çok değerli.

Mümkün mü?

Biliyoruz ki ABD, diğer her şeyde olduğu gibi franchise dünyasının da lideri. Avrupa’dan çıkıp global olmuş Starbucks veya McDonald’s tarzı girişim sayısı bir elin üç parmağını geçmez (Costa, Pret, belki Paul).

Soru şu: Avrupa’nın başaramadığını biz yapabilir miyiz?

Nusret bunun için bir şans yakaladı, ama o da hızlı şekilde ivmesini kaybetti. Bu meseleyi uzun zamandır düşünüyor ve okuyorum; nihayetinde vardığım sonuç şu: Yapamayız.

Birincisi, bu ekosistemin çok dışındayız. İkincisi, taklitçilik neredeyse kültür haline gelmiş durumda; özgünlük ise yok denecek kadar az. Ve hepsinin üzerine bir de şu gerçek var: Dünya artık bizi sevmiyor (MENA ve bazı Afrika ülkeleri hariç).

Samimiyetle söylüyorum, bu kasıtlı bir karamsarlık değil, bir tespit. Eğer ciddi bir yatırım gücün varsa ve biri sana bu alanda göz kırpıyorsa, paranı bu işe gömme derim.

Tavsiyeden kaç

Albert Einstein’a atfedilen bir söz vardır: 

“Asla tavsiye vermem; zeki bir insan buna ihtiyaç duymaz, aptal bir insan da dinlemez.”

Ben de benzer şekilde, bireysel olarak öğüt ya da tavsiye vermeyi hiç sevmem. Ama ironik biçimde, her gün tavsiye veren bir blog yazıyorum.

Bu çelişkinin özünde -birçok çelişkide olduğu gibi- birebir ilişkilerin problemli tarafı bulunur. Tanımadığımız, bilmediğimiz ya da hayatımıza doğrudan etkisi olmayan insanların tavsiyelerini dinlemek çok daha makul ve anlamlı gelir. Çünkü tavsiyeyle birlikte gelen yargılanma, konumlandırılma veya “senin için en iyisini biliyorum” havası korkutur, tiksindirir.

P. G. Wodehouse’un çok yerinde bir tespiti vardır: “İnsanlara tavsiye vermekten nefret ederim, çünkü ne zaman versem bir şeyler yanlış gider.”

Gerçekten de öyle olur; çünkü tavsiye verdiğinde kendini bir anda olayların içinde ve problemin doğrudan bir parçası olarak bulursun. Bir anda senin de tavsiyeye ihtiyacın olur.

Tavsiye… Aman abi, kaç.

4 adım

Aslında her ne kadar karmaşık görünse de -ve açıkçası adımlarla sonuçlara ulaşmanın absürt olduğunu düşünsem de,- bizim için geçerli dört aşama var:

1-Açık ol,

2-Çekici işler yap,

3-Kolaylaştır ve

4-Nihayetinde tatmin et. 

Pazarlama budur.

Gelecek heyecan verici

Artık önümüzde inanılmaz bir pazar var. Bakın gerçekten, eğer 3. Dünya Savaşı ya da çok çarpıcı bir doğal olay yaşanmazsa, önümüzdeki 15 yıl içinde bizi büyüleyici bir gelecek bekliyor.

Ama aynı zamanda çok ciddi bir kompartmanlaşma yaşanacak. Boş yapanlar, kağıt öğütücüden geçirilmiş gibi tuz buz olacak. Özellikle mikro ajanlar için konuşuyorum: acayip boş yapıyorlar. 4–5 yıl içinde çoğu limon suyu satacak seviyeye gelecek.

Benden söylemesi.

Yapay öğretmen

Artık yeni bir öğretmenimiz var: AI. Merak ettiğimiz her soruya, hiç yargılamadan; en saçma olanlara bile burun kıvırmadan cevap veren ve karşılık olarak bize hep nazik davranan bir öğretmen. Hiç yorulmayan, sinirlenmeyen bir öğretmen.

Ama yine de gözümüzün içine bakmayan, gözlerinin içi gülmeyen, omuzumuza şefkatle dokunmayan; gerektiğinde gür sesiyle bizi sakinleştirmeyen, korkumuza korkusuzca göğüs germeyen, okuduğu duygulu bir pasajla birlikte gözleri hiç yaşarmayan bir öğretmen.

Ve bizim, ikincisine hep daha çok ihtiyacımız oldu.

İkincisi olmayı en mükemmel şekilde başarmış, başta kız kardeşim olmak üzere tüm öğretmenlerimizin gününü yürekten kutlarım.

Nasıl kaybedersin?

Yaptığın işi öldürmek ya da hiçbir zaman kimsenin umrunda olmayacak bir marka ile cebelleşmek istiyorsan:

-Kısa döneme odaklan.

-Yeni fikirlere kulak tıka.

-Okuma ve gözlem yapma.

-Müşterinin seni bulmasını bekle.

-Seni bulanı dinleme.

-Dinlediğini anlama.

Dinle dinle dinle

Kullanıcı Deneyimi: Üründen markanın iletişim diline kadar her şeyi kapsar. Geçenlerde Pampers’e yazdık. Çocuk bezlerinin popoda pamuk partikülleri bıraktığını, daha önce karşılaşmadığımız ve normal olmayan bir durum yaşadığımızı belirttik. Karşılık olarak şu mesajı aldık:

“Bu deneyiminizde ürünün beklentilerinizi karşılamadığını duyduğumuza üzüldük. Bize kullandığınız bezin bedenini ve adres bilgilerinizi göndermeniz halinde ürün gönderiminizi sağlamak için gerekli işlemleri gerçekleştireceğiz.”

Bu yaklaşım, yapılabilecek en kötü pazarlamadır. Biz bedava ürün istemedik. “Bu sorunlu bir ürün, artık kullanmayacağız ama öfkemizi de dile getirelim,” demedik. Aksine, iyi bir ürünün kötü bir ürüne dönüştüğünü gördük; üreticiyi uyarmak, varsa açıklamalarını dinlemek istedik. Onlar ise bu geri bildirimi ciddiye almadan, otomatik bir güvenle bedava ürün göndermeyi önerdi.

Sonuç olarak Pampers, kusurlu ürün nedeniyle değil, müşteriyi gerçekten dinlemeyi reddettiği için harika bir müşteriyi kaybetti.

Retrospektif

Piramitlerin inşasından yaklaşık 2650 yıl sonra Roma’da Kolezyum yapıldı. Kolezyum’dan 530 yıl sonra İslamiyet ortaya çıktı ve 6. yüzyılda Araplar hâlâ çadırlarda ve kerpiç evlerde yaşıyorlardı. İslam mimarisinin altın çağı ise ancak 10. yüzyıldan sonra yaşanacaktı.

Bu kronolojik asimetri, tıpkı insanın ilk uçuşuyla Ay’a ayak basması arasında yalnızca 66 yıl olması gibi, tarihin hiçbir zaman doğrusal ilerlemediğini gösterir.

Gelişim doğrusal değildir; hiçbir zaman da olmamıştır ve olmayacaktır.

Yine de uyanık olmanızda fayda var.

Tarihe retrospektif olarak bakın.