"Akıllı peynir"

“Peynire zeka kattık…”*

Arkeolojik kayıtlarda peynir yapımına dair en eski kanıt M.Ö. 5.500’e kadar uzanıyor. Peynirin zaten 7.500 yıllık aklı var. Zekaya ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum.

Sosyali kökten değiştiren buluşlar bile söylemde bu peynirci kadar müsrif değildir. Hayatımızı biraz kolaylaştıran her ürünün önüne “Akıllı” sıfatını koymak bizi akıllı yapmaz. Bu eğilimden vazgeçmemiz lazım.

Öklid’in aksiyomları, Newton’un elması, Einstein’ın görelilik kuralı ve Tesla’nın elektriği…

Bunlar akıllıdır.

Uzaktan kumandalı led lambanız, kettle’niz veya bu peynir değil.

*Bugün, bir reklam panosunda okudum. Zannedersem Muratbey peynir.

Akla düşen

Atatürk’ün düğünlerde masa dolaşması…

Haberi duymuşsundur. Duymamışsan: Ata’ya benzeyen bir abimiz, asker kıyafetiyle düğünün mehterden sonraki maskotu olarak kiralanmış.

Her şeyi ürün haline getirip satabiliriz. Aklımıza düşsün yeter.

Soru şu: Aklımıza her düşeni ürüne dönüştürmeli miyiz?

Derinsahte

“Görmeden inanmam!” bundan böyle bir strateji değil. Yapay zeka ürünü sahtekarlıklar karşısında gözümüz artık uygun bir detektör olmaktan çıktı.

Yine güven inşa eden kazanacak.

Yine görünmeye ihtiyaç duymadan sözünü tutan öne çıkacak.

Hayırlı haftalar.

Gündemi satmak

Gündem yazmak ve konuşmak kolaydır. Bugün ilgimizi çeken, dikkatimizi sattığımız aciliyetlerle ilgilidir. Ve bu yolla neredeyse her zaman gelecek göz ardı edilir.

2009’da domuz gribini (H1N1) konuştuk. “Aşılar yeterli olur?” korkusu yaşadık. Aşı olanların nasıl kuyruk çıkartacağını tartıştık. Kuyruğu çıkan olmadı. Gündem değişti. 2015’te İşid’i, Libya’yı konuştuk. Küreselde “Bu elbise mavi mi, beyaz mı?” konusunda uzlaşamadık. 2020’yi biliyorsun…

Bu yıl seçim, savaş, enflasyon ve biraz Dilan Polat…

Gündem değişmeye devam ediyor ancak ‘doğru münasebet’ ve ‘güven’ gündem ne kadar değişirse değişsin hâlâ işe yarıyor.

O yüzden biz gündemi satmıyoruz.

Onsuz Kasımlar...

“Başka kahraman yok, başka deha yok, başka Atatürk yok.”

Sabancı Holding’in 10 Kasım Atatürk methiyesi.

O, bu övgüyü duysaydı kuvvetle muhtemel başarısız olduğumuzu düşünürdü. Atatürk “100 yılda 2, bilemedin 1 tane daha Mustafa Kemal çıkartırlar herhalde…” diye düşünmüştür.

Ata’yı mübalağa ile anmak, onun yerini dolduramama duygusunu yükseltmek veya özlemi coşturmak başka; “Onun benzeri ve hatta daha iyisi gelemez!” demek bambaşka.

Ata’nın idealindeki Cumhuriyeti bu kafayla ilelebet yaşatamayız.

2035

Bu yüzyılın başında güzel bir ivme yakalamıştık. Ancak son 10 yılda ciddi anlamda geri düştüğümüzü düşünüyorum: Tamir edilemez, uzun vadeyi etkileyecek kalıcı hasarlar aldık.

Devlet işi jenerasyon işi. 2035 yılında 25 yaşına gelecek ve öğrenimini tamamlaması beklenen 2010’lular nereye oturtacaklarını bilmeyecekleri bir ülke ile karşı karşıya kalacaklar.

Pesimizm bir seçim. Karamsar değilim.

Ama bugüne baktığımda yakın gelecek için en kötüsünü öngörüyorum.

Ve evren bizi kıskanmıyor. Varlığımızdan haberdar olduğundan bile şüphedeyim.

Feragat

Dün “Bağlantısızları…” yazdım.

Şuna benzer birkaç soru geldi:

“O halde markaya bağlılığı nasıl sağlarız?”

Büyük markalar, sahiplenilir. Halka açıktır.

Mesela Harley-Davidson, kurucuları William S. Harley ve A. Davidson’dan çok daha büyüktür. Bu marka bir cemaat adı ve varlığıdır. Harley-Davidson, Dünya batmadıkça batmaz.

Çünkü senin veya benim değildir. Herkesindir.

Bağlılık istiyorsan, feragatten başla.

Bağlantısızlar

Artık ürün kataloğunuz, web siteniz, fuar standınız veya milyonluk TV reklamlarınızın etkileşimi sosyal medya tanıtımlarının gerisinde kalıyor.

Markanız sizin seçtiğiniz değil, sizden bağımsız araç ve kişilerin sayesinde görünür oluyor. Ve hatta çoğu durumda ürün ön planda, markanız ise görmezden geliniyor. İhtiyacı karşılama, kendini o ilgili ürünle tamamlama ivediliği; tüketicinin gözünde markayı ikinci plana atıyor.

Bunu “Bağlantısızlar Tüketimi” olarak tanımlıyorum.

Bu “İhtiyacım olanı bana ver ve arkanı dön git!” tavrı pazarlamada acemi olan çok canı yakacak.

Adil fiyat

Her şey en az bulunduğunda en değerlidir.

Istanbul metrosunda boş koltuk, salgında maske…

Kıtlık, doğru bir değerleme ölçüsü değildir.

Rayiç değer; karaborsanın, kötü kullanım ve fiyat istismarının önüne geçer.

Adil değer nedir? Arz nasıl arttırılır? Bizde neden kıttır? Abartılmışın önüne geçmek için sorulması gereken önemli sorulardır.

Mesela; demokrasi, eşitlik ve adaleti bize pahalıdan satan politikacılarımıza sormak lazım: Bunların Norveç’te ederi nedir?

"Doğrulama Önyargısı"

“Hamburg Havalimanı’nda panik: Türk baba 4 yaşındaki kızını rehin aldı…” -NTV

Bu kişiyi tanımıyoruz. Haliyle uğradığı hüsran, bununla mücadele etme yöntemi ve yaptığı seçimlerin hiçbiri “Türk” olmasıyla ilgili değil. Bu kişisel bir mesele.

Haberi veya başlığı eleştirmek için yazmıyorum. Ancak sıfatlar ortaya konulan kontekst ile birlikte çok önemlidir. Tanımlayıcı ve tahdididir*.

Benzer tanımlamalar “Doğrulama Önyargısı” gibi hayatın birçok alanında düşünme ve karar verme süreçlerini etkileyen eğilimleri besler: Insanların bilgiyi inançlarını destekleyecek şekilde aramalarına, yorumlamalarına ve hatırlamalarına sebep olur.

Mesele güzel Pazarlama olduğunda ise ön yargıya yol açacak hiçbir araç tolere edilmemelidir.

*Sınırlama, çevreleme, çevresini daraltma, İng. Conclusive.