Göçmen krizi

Göçmen krizi iki başlıkta sorun türetiyor: Kültür ve eğitim.

Eğer tanımadığınız biri eğitimliyse kültürel çeşitliliğini tolere edersiniz. Çünkü eğitilmeye yatkınlık bir kültürel koddur. Aksi hoş görülmez.

Bu nedenle ABD, Kanada ve Avrupa’nın ekseriyeti agresif göçmen eğitim programları uygular. Kültür çeşitliliği bu şekilde absorbe edilir.

Bir göçmenin düğününde hangi müzikle eğlendiği, öğle yemeğinde ne yediği veya kişiyi neyin tatmin ettiği çok önemli değildir. Önemli olan bunları yaparken mahallesine, şehrine, ülkesine ve dünyaya olan sorumluluklarının bilincide olup olmadığıdır.

Türkiye’nin göçmen problemi ise kendi kültürel kodlarındaki komplikasyonlar nedeniyle daha da karmaşık hale gelmiştir.

Türkiye kendi insanını eğitemez haldeyken göçmenleri ıslah etme yükü ile -maalesef- derin bir çıkmazdadır.

Pazarlamanın ise bu yarışta rolü büyüktür. Çünkü pazarlamacılar tescilli kültür yaratıcılarıdır.

Mesela bir kişi bir çöp parçasını bencilce yere atarken diğeri yine bencillikle yerden alıp çöp kutusuna atabilir.

Çünkü neredeyse yaptığımız her şey yapmamaktan daha iyi hissettirdiği için yapılır. Ve hataya düşme ‘daha iyi’ alengirli bir kavramdır. ‘Daha iyi’ birinci durumda sadece “Bana fiziksel zevk veriyor!” dedirtebilir. Diğerinde ise “Yaptığım katkılar ve iyilikler hakkında kendime anlattığım hikaye bana haz veriyor!” anlamına gelebilir.

İkincisi, yani öykülü eylemi üretmek pazarlamanın işidir.

Seni daha ‘iPhone 12’ eskimeden 13’ü çıkartarak tatminsiz ve memnuniyetsiz biri haline getirebiliriz. Ya da yetinmeyi ve kanaati öğretebiliriz.

Türkiye’nin kısa ve orta vade “Göçmen Krizi Çıkış Stratejisi”* pazarlamanın ayakları altındadır.

*Böyle bir strateji yok. Bunu uydurdum. Keşke olsa.

Yeniye ikna

Birine “Yanılmışım, fikrimi değiştireceğim!” dedirtmek neredeyse imkansızdır.

Çünkü insanlar geçmişte sahip oldukları perspektif ve bilgi birikiminin yetersizliği ile yüzleşmeyi sevmezler.

Alternatif yeni ve daha doğru kararlar aldırma girişimindedir.

Bu ise ancak yeni bir öykü ile olur. Ve pazarlama budur*.

*Eğer bu yazı seni düşündürdüyse paylaş.

Yanlış seçimler

Camın buğulaşmasını engelleyen bir ürün satın aldım. Ambalajında “Lütfen İçmeyin!” uyarısı vardı.

Üretici bu uyarının anlamsızlığının farkında. Ancak bir noktada, biri bu ürünü içmiş, hasta olmuş ve üreticiyi sorumlu tutmuş.

Etrafımızda bu insanlar var. Yanlış seçimlerine, hatalı yatırımlarına suçlu arayanlar…

Onlardan biriysen şöyle düşün:

Internet’te hangi içerikleri tüketeceğine, nelere hayır veya evet diyeceğine, bugün ne öğrenmeyi seçeceğine kim karar veriyor?

Sen.

Uzun yol kısadır

Hep işe yarayan ve hiç şaşırtmayan tek kısayol uzun yoldur.

Bu blogun gündemi motivasyon, hayat dersi veya koçluk değildir.

Ancak dikkat et:

Tutarlılık ve istikrar uzun yolun ürünleridir ve bu elementler istisnasız başarıya götürür.

Evet uzun yol sebat gerektirir ama kısa yolun tekrarı çoktur. Nihayetinde daha çok zaman kaybettirir.

Sahte tüketir

Günümüzde sahtenin tespiti zordur. Çünkü sahteye biz gönüllü olduk: CGI’lar, Deepfake’ler ve aslında Internet’in kendisi büyük ölçüde sahtedir.

Sahtenin yaygın ve rağbet gördüğü mecrada iki komplikasyon yaşanır:

1- Caveat emptor (Latince: Alıcı sakınsın!) atmosferi hüküm sürer. Satıcı malının arkasında durmaz, alıcı paranoyaklaşır.

2- Picasso sendromu: Orijinal olan sahteden ayırt edilemez hale gelir.

Birincisi çok açıktır: Aynı içeriğe (Video, fotoğraf, haber vd.) bakan iki kişiden biri “Alıcı sakınsın!” etkisi altında en kötüsünü farz eder. Bu tutum iletişim problemlerine sebep olur.

İkincisi ise Picasso’nun meşhur öyküsündeki gibi gelişir:

Satıcılar piyasada dolanan eserlerin gerçekliğini test etmek için ustayı atölyesinde ziyaret ederler. Picasso’nun bir arkadaşı bu diyaloglara şahid olur. Usta aynı gün gelen 3-4 esere sahte deyip gönderir.

Arkadaşı bu eserlerden birinin gerçek olmasına rağmen neden sahte damgası yediğini merakla sorar. Picasso hiç tereddüt etmeden cevap verir: “Sık sık sahte resimler de çizerim!”

Birinci komplikasyon güven ikincisi değerleme ile ilgilidir. İşte bu yüzden ikisinin bir sahtenin hüküm sürdüğü bir piyasa/ekonomi, iş modeli veya pazarlama krize teşnedir.

Otorite problemi

Tanrıyla ve tümdengelirseniz bağlı her otoriteyle aranızda iki tür ihtilaf olabilir:

Koydukları kurallar uymazsınız veya otoritenin kapsamı nispetinde eylemlerini sorgularsınız.

Birincisi itaatle, ikincisi sorumluluk ile alakalıdır.

Birincisinde tüm suç açıkça otoriteye aittir ve bu alışveriş itaat eden için baştan çıkarıcı bir alışkanlığa dönüşebilir.

İkincisi ise cezalandırmayı veya eş koşmayı hedefleyen bir kovuşturma değil aksine geliştirmeyi, değiştirmeyi ve daha iyisini hedefler.

İkincisi şunu iyi bilir:

Sorumluluk üstlenmek, otoriteye bel bağlamak ve boyun eğmekten yeğdir.

Adil bir otorite ise buna dünden razıdır.

Tutkunun gündemi

Bir araba tutkununun arabasının arızasıyla uğraşı ona en az sürüşü kadar haz verebilir. Aynı şekilde bir kayakçı için mesele en kolay pistten aşağı inmek değildir.

Mesele zorluk ve güzellikleri ile birlikte tutkun olduğun şeyi yaşamaktır.

Eğer yarın böyle bir iş için yola çıkmayacaksan, alternatiflerini sorgula.

Hayırlı haftalar.

Kontrol illüzyonu

Bugün telefonuna bakıp araba kullanırken diğer sürücünün dikkati sayesinde kazandan kurtuldun.

Mesai arkadaşının uyarısıyla o hatalı girdiğin siparişin binlerce liralık zararından yırttın.

Ve belki bu sabah; eşinin, annenin, arkadaşının uyarısıyla fermuarını kapattın, dişinin üzerinde kalmış artıktan kurtuldun.

Sen, tek başında düşündüğünden daha zayıfsın.

Bunu kabullenmek cesaret ister çünkü kontrolden vazgeçmek korkutur.

Ama hey! Kontrol, doğduğundan beri hiç sahip olamadığın bir illüzyondur.

Batan geminin malları

Bir emtiayı veya hizmeti değerinin altından satmak üzücüdür.

Ancak bunu hangi yöntemle yaptığınız kim olduğunuzu veya olabileceğinizi gösterir.

Konkordato veya iflas “ilan” etmek çok yaygındır. Ve dikkat ederseniz hukuki terimin içeriği de kendisi gibi cesur değil yanar dönerdir.

“İlan” etmek… Son vermek, kabul etmek veya vazgeçmek değil ilan etmek.

İşiniz veya kötü bir alışkanlığınız söz konusu olduğunda iflas duyurunuz iki yöntemle gerçekleşebilir:

Birincisinde sizi bulunduğunuz noktaya getiren yanlışlarınızdan bir kısmını başkalarının (Devletin veya paydaşların) sırtına yükleyerek -ilan ederek-, muhtemelen sizi aynı sonuçlara götürecek stratejinizle sürünmeye devam edersiniz.

İkincisinde ise yenilgiye uğradığınızı kabul edip, bırakırsınız. Çünkü bittiğinizi fark etmiş olmak yeniden başlamak için ön koşuludur.

“Batan geminin malları bunlar!” bu bağlamda çok keyifli bir pazarlama mottomuzdur.

Yenilgiyi şık bir kabulleniştir. Belki üzücüdür ama dürüstlüğü eğlendirir.

Ve unutmadan; sizi gitmeniz gereken yere götürmeyen bir şeyden dürüstçe vazgeçtiğinizde, umduğunuzdan daha iyi bir gelecek keşfedebilirsiniz.

Distopya satmaz

Zamanı iyi anlamak ve bugün vakıf olduğumuz şekliyle bir insan ömrünün neler yapabileceği veya nelere şahit olabileceğini iyi kavramak gerekir.

İstanbul’un fethine uzanan süreç 53 günlük bir kuşatmanın değil 154 yıllık bir devlet emeği ve hafızasının sonucudur. Yani İstanbul’u almak neredeyse dört neslin ömrüne mal olmuştur.

Gelin tartışalım…

TV’lerde izlediğiniz aydınlar distopya konuşmaz, çünkü distopya satmaz.

Distopya ise bir nevi yüzleşmedir. Ve bu yüzleşme çok yüzeysel şartlarda evinizdeki malzemelerle yapılabilir.

Mesela kurduğumuz şehirlerde ve bağlı olarak eğitim/adalet anlayışımızda çok ciddi sorunlarımız vardır. Çünkü inşa ettiğimiz sistemler hatalıdır.

Bununla yüzleşmeniz için trafikte minibüsçüyü veya taksiciyi suçlamaktan vazgeçip, öncelikle; kaldırımı olmayan, urbanizmi çökmüş, insana düşman inşa ettiğimiz şehirlere sitem etmeniz gerekir.

Bu tutum size zaman kazandıracak ve aynı zamanda onu anlamanızı kolaylaştıracaktır.

Çünkü yüzleştiğiniz problemin kapsamını kavramak çözüm için gereken süreyi hesap edebilmenin tek yoludur.

Bu yol ise İstanbul’u feth etmenin 53 günlük değil 154 yıllık bir problem olduğunu anlamanı sağlayacaktır.

İşte tam bu noktada gerçek pazarlama devreye girebilir ve karşılığı olmayan vaatler/ütopya satan propaganda ile yer değiştirebilir.

Para etmese de sizi distopyayla yüzleştirebilir.