Saygı

Her ne konuda ve kime olursa olsun, saygı insan olmanın temel taşıdır.

Eğer saygı kavramın yoksa; saygı senin için zayıflık, zırva, boş iş ya da zaman kaybıysa, insan olamamışsın demektir.

Sana hayatının ne kadar boş olduğunu anlatabilecek kelimem yok. Ve ben 14 yaşımdan beri yazıyorum.

Yazık sana.

Töre

Bugün Türkiye’de gördüğümüz hukuksuzluk ve etikten kopuşun arkasında Türk’ün geleneğini unutması vardır. Bu temaya ne kadar yakınsın bilemem ama çerçeveyi anlaman adına sana kısa bir özet geçebilirim:

Coğrafya ve imparatorluk farklarını bir kenara bırakırsak, Töre, Roma hukuku ve İngiliz common law geleneği aynı temel medeniyet refleksini paylaşır. “Nasıl yani?” Şöyle:

Hukuk hükümdarın üstünde durmalı ve düzeni süreklilik yoluyla korumalıdır. Töre’de kağan Tengri’nin verdiği kut ile hükmeder ve atalar düzenini bozarsa meşruiyetini kaybeder; Roma’da imparator dahi köklü hukuk geleneği ve yerleşmiş normlar içinde hareket etmek zorundadır; İngiltere’de ise kral, kendi iradesinden üstün sayılan common law ve teamül tarafından sınırlandırılır.

Bu üç sistem de soyut bir teoriden değil, gelenekten, örften ve gücü istikrara bağlama ihtiyacından doğmuştur. Hepsinde ortak olan fikir şudur: meşruiyet çıplak kuvvetten gelmez; kabul edilmiş kurallara, tarihsel devamlılığa ve yöneten kişiden daha büyük bir hukuk çerçeçevesine dayanır.

Türklerin Töre’sinden beslenmesi hiçbir zaman geriye yüz çevirme olarak okunamaz.

Düşünmemiz lazım dostlar…

Bu noktaya gelene kadar birçoklarını ayağa kaldırdık ve kendimize ait birçok şeyi de bu uğurda kaybettik.

Yeni bir yol mümkün.

Katılımı reddet

Bu akşam yeni 2 yaşına girmiş oğlumuza, elime demir bir para alarak şunu sordum:

“Bu parayı kaybetmemi ister misin?” 

“Hayır,” dedi. 

Herhangi bir pazarlama ya da sahne numarası, ona katılmayı reddettiğinizde anlamını kaybeder. Yanlış anlamayın; varlık anlamını yitirir. Var olamaz.

Ne kadar pazarlama zırvalığı varsa, senin yüzünden var.

Ne yapıyoruz?

Dünya Mutluluk Endeksi’nde 94’üncü, Sosyal İlerleme Endeksi’nde 88’inci, Refah Endeksi’nde 95’inci sıradayız. Demokrasi Endeksi’nde ise “Hibrit Rejim” kategorisindeyiz, yani oldukça kötü bir sınıftayız. Paramız değer kaybetti. Alım gücümüze balyoz vuruldu.

Biz tam olarak ne yapıyoruz?

Yaşam mücadelesi veriyoruz.

Batı kaybeder mi?

Batı’nın dibinden tartıştığı “Kim suçlu?” sorusunun cevabı nedir?

Sol mu? Sağ mı?

Bu imkânsız bir sorudur. Maalesef, her ne kadar problemleri basite indirgemek basmakalıp ama kullanışlı olsa da, burada işe yaramaz.

Sol, haklı ve ideal olma yolunda, çoğu zaman pratik olanı ve pragmatizmi geri planda bırakmıştır. Sağ ise benzer durumlarda tam tersini yapmıştır.

Son kertede kültür belirleyicidir. Güçlü, kendine özgü ve doğru olan kültür kazanır. Üste çıkar. Şaşmaz.

Solun “diversity” (çeşitlilik) ya da küresel ısınma benzeri politikalarla 50 yıldır dayattığı despot tavrın karşılığı yoktur.

Sol nihayetinde Batı’da kaybedecektir.

Soru şu: Batı, solla birlikte kaybeder mi?

Başkaldırı

Son dönemde polislere karşı yapılan saldırıların arkasında, otoriteye karşı derin bir başkaldırı olduğunu düşünüyorum.

Evet, bizde sol yaygın değildir ve “Ne kadar az devlet, o kadar iyi” diyen bir sağ yoktur.

Ancak her ne olursa olsun, sınırlarını aşan otoriteye en zayıf halka bile karşı durma cesareti gösterebilir.

“Yok abi, milletin psikolojisi bozuk…”

Bilmiyorum, belki.

Ama atlama: Bu topraklarda, iyi ya da kötü, Köroğlu bitmez.

Çıkış stratejisi yok

Türkiye problemlerini çözebilir mi?

Kısa veya orta vadede net bir hayır. Uzun vade? Belki.

Çünkü Türkiye’nin problemi -ya da problemleri- temelde, problemin ne olduğunu tespit edememiş olmasındadır. Bu nedenle dünyanın son 30 yılda gördüğü en etkisiz muhalefet kanadına sahiptir. Çünkü tabanda muhalefet yoktur.

Ben ülkenin geniş bir çoğunluğunun “ne istediği” konusunda sağlam bir konsensüse sahip olduğunu düşünüyorum.

“Bu iyi bir şey!” ve “E ne istiyoruz abi?” dediğini duyuyorum. İyi bir şey istemiyoruz ki, iyi olsun. Diğer konuya ise giremem, çünkü içinden çıkamayız. Çünkü bu ülkenin temel problemi, ne istediğiyle birebir bağlantılıdır. Uzun vadede de bu arzumuzdan vazgeçebileceğimizi düşünmüyorum.

Çıkış stratejisi yok.

Yine ve yeniden iddia ediyorum: Türkiye’nin en güzel son günü bugündü. Ya da daha optimist bir deyişle: En kötüsünü görmeden iyileşme şansımız yok.

Yol aç

Bilgiye meydan okuyabiliriz. İnanca değil.

Haklı olalım ya da olmayalım, birincisiyle uzlaşabilir ya da çatışabiliriz. İkincisinin karşısında ise ya ikna oluruz ya da yok oluruz.

İhtilaflar bize yol açar.

İnancın ihtilafı olmaz.

40

Gerçek olduğuna dair kanıtımız olmadan inandıklarımız, inanmamayı tercih edip gerçek olan şeylerden kat be kat fazladır.

Bugün o günlerden biri değil.

Bugün 40 yaşıma girdim.

Ve inanmak istemiyorum.

Hırs mı?

Sovyetler 60, 70 ve 80’lerde Venüs gezegenine 11 kere uzay aracı indirdi. Venüs, Mars’a göre bize daha yakın ve fırlatma pencereleri daha sıktı. Ama neredeyse hepsi sorunluydu. Çünkü Venüs’ün koşulları (atmosferik basınç ve sıcaklık) çok zorluydu.

Buna karşılık NASA’nın tutumu, “Yüzeye inmeden bilimin %90’ını elde edebiliriz.” anlayışı üzerine inşa edilmişti. NASA’nın 5 Venüs görevinin hepsi uydu göreviydi.

Yüzeye inmeye hiç çalışmadılar.

Dün motivasyondan bahsetmiştim.

Rusların temel motivasyonu, ABD’yi dramatik bir keşifle yenmekti.

ABD’ninki ise uzun vadeyi hedef alan, rekabet peşinde olmayan bir tutumdu.

Motivasyon ve hırs arasındaki fark genellikle sonuçlarıyla belli olur.

Süreçte ise fark çok bulanıktır.

Dikkat et.