ABD’nin alternatifi yok

Düşünürken pragmatik ve provokatif eğilimde olmayı seven biriyim. Bu şekilde yapıcı sonuçlara ulaşılabileceği kanaatindeyim.

Bugün ABD’yi tartışıyoruz. Birleşik Devletler’e karşı üretilen nefreti faydasız buluyorum. Mevcut konjonktürde dünya liderliği için ABD’den daha iyi bir seçeneğimiz olduğunu düşünmüyorum.

Bunu üç ana nedene dayandırıyorum:

1- Yapı: ABD’de her milletten siyasi, üst düzey yönetici ve kanaat önderi bulunmaktadır. Bu nedenle karar vericilerin bir Çin kadar katı/acımasız, bir Almanya kadar nasyonalist veya bir Birleşik Krallık kadar sömürgeci davranma şansları görece çok daha düşüktür.

2- Ulaşılabilirlik: Bugün Birleşik Devletler’i dış politika uygulamalarından, sosyal yapısına kadar birçok konuda yönlendirecek etkin lobi faliyetleri yürütebilirsiniz. Çin, Almanya veya Birleşik Krallık aynı güç ve kapasiteye sahip olsaydı bunu yapamazdınız.

3- İdeal: ABD’nin başını çektiği üstün yaşam idealinin bir muadili yoktur. Daha iyi bir yaşam ideali sunma ve uygulama arasında korelasyon olmalıdır. Hem ideal ortaya koyup hem de uygulama üreten en başarılı örnek Birleşik Devletler’dir.

İhracat kimliği

İhracat için çıkış stratejisi arıyorsanız -finansman/zaman faktörünü çözmüş olduğunuzu varsayarak- kimlik üzerinde çalışmanızı tavsiye edebilirim.

Türkiye’nin bir ürün kimliği yoktur. Türkiye bir ürün kimliği oluşturamamıştır. Mesela İtalyan estetik, Alman sağlamlık, Amerikan ürünü de yenilikçiliği çağrıştırır. Bu çağrışım kimliğin bir yansımasıdır.

Türk malı veya Türk ürünü tek kelimeyle neyi çağrıştırıyor?

Cevap: Hiçbir şeyi.

Bu bizim tamamiyle kimliksiz olduğumuz anlamına gelmiyor. Ancak heterojen, kontrolümüz dışında üretilmiş ve otantik olmayan kimliklere sahibiz. Araplar Türk ürünlerine baktığında batıya intikam için alternatif; Avrupalılar potansiyel bir rakip/tehdit; Slavlar bozuk domates; Amerikalılar şükran günü hindisini görür.

Kendimizi hedef pazarlara göre konumlandırmalı ve bir kimlik üretmeliyiz. Bunu sadece “ürün” için değil ticari etik ve kültür için de yapmalıyız.

İhracat kurtarır mı?

Döviz arzında yaşadığımız daralma herkesin dikkatini ihracata çekti. Hali hazırda dikkati burada olanlar da harıl harıl “Ne yapılması gerekiyor?” sorusunu soruyor.

Her şeyden önce çözmeye sorun arıyorsanız cevabı zaman. Türkiye’nin en büyük sorunu zaman. Türkiye gecikti ve gecikiyor. Yapması gereken hamlelerin zamanı maalesef çoktan geçti. Şu anda 20 tonluk kapasiteli bir kamyona 40 ton yükleme uğraşında. Bugün Ticaret Bakanlığı’nın TİM ile birlikte basına sunduğu çözüm önerilerinin bir anlam ve heyecan uyandırmamasının arkasındaki temel neden bu.

Beş yıllık işi bir yılda yapamazsınız. Özellikle o beş yılı kaçırdıysanız artık kaldırmanız gereken yük beş değil on olmuştur.

Karamsarlık sevdiğim birşey değil. Hatta bir hastalık olarak görür ve hep uzak durmaya çalışırım. Ancak yanlış otobüse binip beş durak sonra farkına vardığınızda gurur yapıp inmez devam ederseniz bedelini ödersiniz.

İhracat kurtarır. Hatta size daha iddialı bir cümle kurayım; bizi bir tek ihracat kurtarır ve fakat bu kamyonla değil.

Bazen işler göründüğü gibidir

İnsanlar çoğunlukla görünmeyenin, bilinmeyenin peşinden koşar. Bu arayışımızı deney ve gözlem ile sistematiğe evirdiğimizde bilim ortaya çıktı. Bana göre bilim insanlığın başına gelmiş en müthiş olaylardan biridir. Aksi durumda bugün yaşadığımız çatışmaların çoğu daha karmaşık bir hal alır ve çözümü neredeyse imkansız olurdu. Örnek olarak; matematik bilimi sayesinde vatandaşın cebindeki doları piyasaya arz etmesiyle döviz krizinin aşılamayacağını ispat edebiliyoruz. Ancak bilimin varlığına rağmen halen bazı olgular gözlem ve deneye kapalı.

Bu durumlarda görünmeyenin peşine fazla takılmamak lazım. Mesela gündem olan Brunson krizi. Onlarca senaryo yazıldı. Belli ki karar verici aksiyon almakta sıkıntı yaşıyor. Oysa belki de durum göründüğü gibidir. Belki de adamlar gerçekten rahibi istiyorlardır.

Bazen durum göründüğünden ibarettir. Vakit kaybetmeden hamle yapmanız gerekir.

“Yapmıyorum!” deyin

Son zamanlarda okuduğum tüm kişisel geliştirme kitaplarına, ilgili bloglara bakıyorum da ciddi manadan boka batmış durumdayız. Artık sadece ömrü bir yıl olan enayi pazarı markaları değil, büyük markalar da aynı oyunun içinde. Hepimizi “aşağıla ve sat” modeliyle işletilen kitlesel bir pazarlamanın kurbanı haline getirdiler.

“Hadi yapsana!”, “Ne duruyorsun!” ve “Yık geç” gibi önermelerin arkasında “Sen ne boş bir insansın!” vurgusu var. Hayali duvarları yıkmak için boşa balyoz sallandıran stratejilerin hedefi oluyoruz. Olmayan beyaz tavşanı takip ettirip enerjimizi tüketene kadar koşturuyorlar. Sonunda çaresizce “olmazsa olmaz” olarak sundukları ürünleri almak zorunda bırakılıyoruz.

Hep bir ağızdan “Yapmıyoruz!” dememiz lazım.

Emin olun söylediklerini yapmaya ihtiyacınız yok. Kendi gündelik takviminizi takip edin. Hayat sizin hayatınız, ne zaman koşacağınıza siz karar vereceksiniz. Ucube bir Yunan tanrısı markası istediğinde değil!

“Yapmıyorum!” deyin.