İhtiyat ve özgüven

Bir problemi çözeceksek, kendimizi hafife alıp problemi ciddiye almamız gerekir.Eğer olası bir problem icat edeceksek (örneğin, “Maslak’ta göçük olursa ne olur?” ya da “Şirket finansal strese girerse ne yaparız?” gibi), bu kez kendimizi ciddiye alıp problemi hafife almamız elzemdir.

İlk durumda zaman, katlanan bir maliyetle gelir; ciddiyetsizlik ölümcül olabilir.İkinci durumda ise strateji ve öngörü devreye girer. Bu durumda da sürecin güçlü bir ego ile yönetilmesi gerekir.

Uzatmadan: İhtiyat ve özgüven, doğru dozda harika sonuçlar aldırır.

Fanatik

Bugün İspanya’da bir ailenin, Covid-19 korkusuyla çocuklarını 4 yıldır karantinada tuttukları ve polis operasyonuyla çocukların kurtarıldığını anlatan bir haber okudum.

İnsanın aşırılığı sınır tanımıyor. Bu, her yönde çalışan bir mekanizma: İyi ya da kötü.

Aşırılık, tıpkı hayatta kalma içgüdüsü kadar köklü. Maalesef etrafımız, birçok türden fanatikle çevrili.

Dostlar, fanatik ister idealist ister pragmatik olsun, yönettiği sistemler çöker.

Ne kadar acı ki, bu ülkenin fanatikler tarafından kemirildiğini aynelyakîn tecrübe ediyoruz.

Çin çin

Neredeyse 30 yıldır, Çin’in fiyat/performans ürünleriyle domine ettiği bir ekosistemin içindeyiz. Ancak yine de “Made in China” ifadesi bir itibar inşa edemedi. Mesela Japonya, 1960’larda bu eşiği 15 yılda aşmıştı. Bugün “Made in China” hâlâ cüzzamlı bir etiket.

Çin’le ilgili ara sıra yazarım, bilirsin. Çin’in kopya ürün kültürü, telif hakkına ve mülkiyete saygısız ticaret etiği ile kimliksiz ve amaçsız dış politika agresyonu beni hep rahatsız etmiştir. Ve 10 yıl önce yazdığım gibi, yine bugün: Aynı Çin var.

Evet, belki çok daha gelişmiş ama kafa aynı kafa.

Çin’in olası dünya liderliğini speküle eden solcu arkadaşlarım, yine yanlış ata oynuyorsunuz.

41 deli

Gel basmakalıpların baskıyı arttırdığı şu günlerde şunu hatırlayalım:

Elinin hamuruyla erkek işine karışma!” diyen bu toplumda fırıncıların %99 erkektir.

Mesele hiçbir zaman hamur, ekmek, meslek veya meşguliyet değildir: Tahakkümdür.

Ve neredeyse hiçbir atasözü/deyim söylendiği gibi okunmak zorunda değildir.

“Bu bir atasözü/deyim değil ama!” dediğini duyuyorum.

Evet, bu bir atasözüdür. Bu ata hoşuna gitmemiş olabilir. Bu ise senin adına güzel bir başlangıç noktasıdır:

Çünkü atasözlerinin ekserisi basmakalıptır. Statükoyu korumayı veya güçlendirmeyi amaçlar.

“Can boğazdan gelir” diyen ata obezdir. “Esirgenen göze çöp batar” diyen ise muhtemelen sallapatinin teki.

Ve bir delinin kuyuya taş attığı öyküde akıllı yoktur: 41 deli vardır.

Kolay olmaz

4 yıldır ekşi maya ekmek yapımıyla uğraşıyorum. Hobi olarak başlayan bu işte artık çok iyi bir seviyeye geldiğimi düşünüyorum. Başlangıçlar zordur.

Eğer bu hafta tarifi zor bir kurabiye ya da el becerisi gerektiren herhangi bir ürün yapmayı planlıyor ve tezgâhın gerektiğinden fazla kirlenmeyeceğini, sakarlıkların seni bunaltmayacağını veya göz kararıyla tarife içerik atıp ilk denemede müthiş tatlar ve başarılı sonuçlar elde edeceğini düşünüyorsan, kafayı üşütmüşsün demektir.

Her işte hevesi “Kolay olur!” yanılgısı tüketir.

İşler zor başlar.

Zor olan

İşler kolaylaştı. Ve her geçen gün, kolaylaşma hızı katlanarak artıyor.

Bugün, tam şu anda, her zamankinden çok daha fazla iyi fikir var. Her yerde.

Mesele iyi fikirler ya da kolay uygulamalar değil.

Mesele:

Zor olanı seçmek, sorumluluk almak ve adanmaktır.

Bostan korkuluğu

Veri olmadan hiçbir doğrultuda ilerleyemeyiz. Veri olmadan ölçemez, tahmin yürütemez ve aksiyon alamayız.

Alıntılar, oradan okudum buradan duydumlar veri değildir. Veri veridir. Başlı başına bir varlıktır. Test edilir, kanıtlanır, kullanılır.

Verisiz yapılan, sadece öykü ve slogana dayalı Pazarlama, bir bostan korkuluğudur.

Hayırlı haftalar.

Dünden bugüne

Bu blog benim için bir günlük. Bazen 5-6 yıl önce yazdıklarımı geriye dönük okuduğumda şunu anlıyorum: Artık o yazıyı yazdığım günkü insan değilim. Ve sadece ben değil, tükettiğim ve etkileşimde olduğum her şey de değişmiş.

Bizi değiştirmeyen hiçbir versiyon/alternatif gerçeklik yok.

Bu nedenle, özellikle pazarlamanın önemli bir kaldıraç olarak kullandığı “Kendin ol!” lafı büyük bir zırvadır. Hangi kendim?

Duygularımız, olgularımız ve perspektifimiz değişir. Bakın, biz bunu dışa vurmasak bile, kabul etmesek bile değişim kaçınılmazdır.

Bugün, daha az kaygıyla ve daha az “Kendin ol” baskısı altında: Elinden gelenin en iyisini yap. Çünkü yarınki kendin, bugünkü kendinle henüz tanışmadı.

Hayırlı pazarlar.

Bir bak

Bir ideologun yapmayacağı şey durup bakmaktır.

Peki, nasıl durup bakmak? Meşhur “Are we the baddies?”* MEME’inde olduğu gibi, arada sırada kendine “Acaba?” sorusunu sormak.

Acaba bu düşünce sistemi, bu perspektif, bu yaklaşım ve bu inanç sisteminde bir problem olabilir mi? Eğer öyleyse, nereye bakmam gerekir?

Durup bir bak. İyi gelir.

*Kötü taraf biz miyiz?

Bilmiyoruz, bilmiyorsun!

Bu coğrafyanın kültürü bize keşfi değil, teslimiyeti öğretti. Ve yanlış anlama; teslimiyet de önemli bir pratiktir. Tevazu ve yetinmeyle ilgilidir. Ancak bu eğilim, geldiğimiz noktada bizi neredeyse her anlamda tüketmiş durumda. Olgular yüzümüze tokat gibi çarptıkça, bilmenin ne kadar hayati olduğunu fark ediyoruz. Bilmediğimizin farkına varıyoruz. Bu farkındalık ise, hemen ardından aceleyle gelişen bir ’bilme iştahı’na dönüşüyor ki; orada da anlamak ile bilmeyi birbirine karıştırıyoruz. Çünkü dinlediğini anlamış olman; anladığını bildiğin anlamına gelmiyor. Bu yanılgı, hepimizi kısa süreliğine de olsa birer deprem uzmanına, ChatGPT doktoruna dönüştürüyor.

Bu kültürün değişmesi gerekiyor!

En azından bu satırları anlayabilenlerin ve temel akademik birikimi olanların değişmesi lazım.

Buna çok acil ihtiyacımız var.