Güven>dikkat

Pazarlama evrenine adım attığında bilmen gereken iki şey var:

1- Dikkat çekmek işin %0.0001’dir.

2- Güven inşa etmek geri kalan her şeyi.

Nasıl mı?

-Zamanında teslim et (Kulağa hoş ve kolay gelir ama çok zordur).

-Müşteri hizmetlerini güçlendir (Arandığında orada ol, her zaman).

-Ürünü mükemmelleştirmeye devam et (Hiçbir zaman olmayacak, sen oluyor zannetmekten vazgeçme).

-İnsanlar hep seni izliyormuş gibi davran (Çünkü izliyorlar).

İdeal

Fedakârlık ancak bir ideal veya gaye varsa yapılabilir. Diğer türlüsü yani bazı durumda öyleymiş gibi görüneni çıkardır. Ve hemen arabeske bağlama; çıkarlar hep tek yönlü çalışmaz, karşılıklıdırlar ve birçok zaman da anlamlı bir ticaretin konusu olurlar. Gereklidirler de.

“Senin ne çıkarın var?” ekseriyetle yanlış formüle edilmiş bir “Kazancın ne?” sorusundan ibarettir.

Şeytanın avukatı ise şu noktada itiraz eder:

“Peki, kazanç ve ülkü bir arada yaşayabilir mi?”

Cevap net hayırdır.

Eğer birileri ülkü pazarlarken zenginleşiyorsa, fedakârlık yaparak satın aldığını düşündüğün idealin market rafındaki Luppo’dan farksızdır.

Üzgünüm.

Marka kimin?

Converse, Harley Davidson, Nike veya Apple markaları kime ait?

Halka arz edildikleri için halka mı?

Bu markalar kitlesel/cemaatsel seviyeye ulaştıkları andan itibaren bir iş modelinin veya pay ölçen herhangi bir değer sisteminin değil, ilgili kabilenin malı oldular.

Evet, Pazarlama iş modelinin bir parçasıdır. Ancak pazarlamanın icra alanı iş modelinin çok dışına çıkar. Bu ilginç ve keyifli bir tartışma temasıdır.

Markan senin mi?

Seninse marka değildir.

Anlamsız yaratıcılık

Bir takipçim bugün guerrilla marketing’ten güzel ve ilginç bir örnek iletti.

Ancak…

Biliyoruz ki, Pazarlama yaratıcı olmak zorundadır. Pazarlama, yaratıcıdır. Çok net. Lakin creative olmak cömertlik ve incelik yani nezaketle ne kadar ilgiliyse, anlamlı olmakla da o kadar ilgilidir. Tünelin diğer ucunda korku; öfke ve bencillik ile beslenirken, yaratıcılık nihayetinde anlamlı olmakla hayat bulabilir.

Yoksa tüm cömertlik ve incelik geride hoş bir sadâ bırakmaya yeter gelmeyecektir.

Kuralsız

15 yıl önce Avrupa’nın küçük İsviçre’si sayılabilecek Slovenya’da kısa bir dönem yaşama fırsatım olmuştu. Bu sporcu ve disiplinli ulus; yaşam biçimi ve ilişkiler noktasında yeni mezun bana birçok şey öğretmişti.

İlk izlenimim gece vakti soğuk bir kış günü -yolda neredeyse araba sesinin duyulmadığı saatlerde- yaya geçidinde kırmızı ışıkta bekleyen yaşlı bir kadının tavrı olmuştu.

Pratik olan yürüyüp gitmekken bu kadını o soğukta kurala bağlı tutan motivasyon neydi?

Bugün, özellikle pratikliğiyle övünen kültürümüzün ürettiği problemlerin içinde o günü daha iyi anlıyorum:

Pratik olmanın akıbeti her zaman elverişli koşullar üretmez. Başınızda bir çatı olsun diye ücra bir araziye gecekondu dikmek pratik bir hareket gibi gözükebilir ama sürdürülebilir değildir.

Yayılma, büyüme ve varlık takıntımız bize pratik olanla doğru olan arasındaki farkı unutturdu. Artık doğru olana karşı neredeyse hissiziz.

Evet, belki kurallar tıpkı yer çekimi gibi sıkıcı olabilir. Çünkü herkes uçmak ister. Ancak kimsenin ayağının yere basmadığı bir Dünya zannedersem yaşanılır olmaktan çıkacaktır.

Pratik, elverişli ve etkin olanın önüne geçiyorsa kazanan kural olur.

İyi Pazarlama

İyi Pazarlama yapabilmen için iki şeye karşı yüksek direnç inşa etmen gerekir:

-Can sıkıntısı ve

-Fazlalıklar

Birincisi hasta eden bir odak, ikincisi ise ancak korkusuz bir salıverme ile mümkün olur.

Zeka hükmedecek

“Yapay Zeka çağı başladı!”

Yapay mı, organik mi? Bilemiyorum.

Ancak zekanın hiç olmadığı kadar değerli olacağı bir döneme girdiğimiz kesin.

Eforun diskalifiye edildiği bu sosyal habitata zeka hükmedecek.

Müşterini seç

“Pahalıyız evet, ama verdiğinden çok daha fazlasını alacaksın.”

Pazarlamanın ikna etmek zorunda olduğu önemli bir şiardır.

Ve Pazarlama bunu söylemeden önce müşterisini seçmek zorundadır.

Müşterini seç; fiyatını yani geleceğini seç.

Sadakatin sonu

Beymen’in* 1 milyon üzerinde Instagram takipçisi var. Gönderileri ise 1000 beğeniyi zor görüyor. Bu kabaca %0.08 geri dönüş** demek.

Sosyal Medya kullanıcısı tüketici değil de ürün olduğunu anladıktan itibaren -2015 ve sonrası: Tabiiyet yani sadakat duygusunu kaybetti. İşine gelmeyeni görmezden geliyor. İşini gördüğünü de sessiz sedasız tüketiyor. Tüm bu “Lütfen beğenin/paylaşın!” yakarışları bu yüzden.

Hala beğenip/paylaşmaya devam ettiği şeyler sadece kimliğini yansıtan içerikler. Bu bir iz bırakma mevzusu. Beğen tuşunu hak edenler ancak sevdiği bir müzisyen veya mizahında, felsefesinde kendini bulduğu kişilerden oluşuyor.

Bu Pazarlama için ciddi bir problem. Ve bu problem sadece influencer/fenomen desteği veya organik içerikle çözülebilecek bir mesele değil. Yapısal bir mesele. Veriye yaklaşımımız, onu işleme şeklimiz ve inşa ettiğimiz kimliklerle alakalı.

Erişime ve virale kafa yoran hızlı tükeniyor. Bugün belki en önemli iş; istikrar ve süreklilikle kimlik inşa etmektir.

Beğenmeyi ve paylaşmayı unutma :)

*Beymen burada rastgele bir örnek. Bir anlam arama.

**Benim Instagram sayfam neredeyse sıfır çabayla %15’lerde.