Paranın değeri

Türkiye parasını tüketti. Bu değişim aracının değeri çok önemli bir göstergedir.

Çünkü biz ancak bize mal olduğundan daha kıymetli olduğunu düşündüğümüzde; para, efor veya zaman harcarız.

Değer ise takasın konusudur ve takası algı yönetir.

“Acaba bu değiş tokuş için verdiğim kararı yarın nasıl hatırlayacağım?” sorusu asıl değeri belirler.

Fiyat etiketi ise hiçbir zaman maliyetin konusu değildir (Bugün parası olana 20 bin $’lık Rolex ucuzdur).

Karşılığında ne kadar acı çekeceğine satın aldığın öykü karar verir ve ‘maliyet’ budur!

Türkiye parasını tüketti. Ve bunu zamana yayarak yaptı.

İhracatı düşük, üretim demografisi zayıf, pazarları az veya altyapısı kötü olduğu için mi? İnsanı verimsiz çalıştığı için mi?*

Çok güçlü bir hayır!

Paramıza inanmadıkları, sevmedikleri ve büyük ölçüde umursamadıkları için.

Yazık.

*Bugün endeks değeri kayıpsız bir çok paranın piyasasını Türk üretimi besler. Tabiri yerindeyse don giydirir.

Müdavim

Tüketici bir hizmet veya ürüne ihtiyaç duyduğunda karşılığını aldığından emin olmak ister.

Güvendikten sonra ‘sadakat’ onun için kolay bir tercihtir.

Müdavimler yaratmak ticari kültürümüzün önemli bir parçasıdır. Çünkü modern tabiriyle bu frequent* müşteri en iyi referanstır.

Ve belki de sahip olabileceğin en iyi pazarlamacı.

Sadakat kolay kazanılmaz.

Müdavime yanlış yapıldığında ise alelade iade önerilmez.

Çünkü sadakate kusurun karşılığı para değil; özür, anlayış ve bu beklenmedik durumun neden yaşandığını açıklayan içten bir geri dönüştür.

Sadakat kolay kazanılmaz.

Kolay kaybedenle aranı açık tut.

*Devamlı müşteri.

Uzatma

Apple 3 ay önce 911 başlıklı şu reklam filmini yayımladı: Link.

Apple, Watch ile çok kritik bir sorunu çözdü.

Sorun çözmek ise değer yaratmak demektir. Bu nedenle:

“Watch üretilmese onu özler miydik?” sorusunun cevabı kritik önemdedir.

Eğer ürünün benzer bir sorunun muhattabıysa ve cevap evetse; net konuş!

Lafı uzatma. Çözümü gözümüze sok.

Organik pazarlama budur.

Alışılmış davranış

Alışkanlık kazanmak zor, onlardan kurtulmak ise çok zordur.

Şerit değiştirirken sinyal vermeyi alışkanlığa dönüştürürsen birgün aniden direksiyon kırdığında bu alışkanlık hayatını kurtarabilir.

Büyük markalar, güçlü alışkanlıklar üretir.

Alışkanlıklar üretmek pazarlama için bir güvenlik meselesidir. Hayati önemdedir.

Her alışkanlık ise bir ödülün karşılığıdır.

Sabah rutininde Starbucks kahvesi bir alışkanlıksa, topladığın yıldızlar ve marka kimliği ödülündür.

Büyümek istiyorsanız, alışkanlıklarınızı benimsemesi için daha fazla insana ulaşmanız ve bu alışılmış davranışları ödüllendirmeniz gerekir.

Bol şans.

Drama

Hepimizin hayatı bir dramadan ibarettir.

Evet, süreç ve kapsam farklılık gösterebilir ama nihayetinde herkes ölür.

Kilit nokta: Dramayı yöneten kültürün biçimidir.

Mesela “Arabesk” ile büyüten bir kültür kuvvetle muhtemel dramayı ‘felakete’ dönüştürecektir.

Bu beklentileri yönetememe durumu tıynet meselesine dönüşür.

Zincir reaksiyon, küf gibi bütün sosyali sarar.

Ümitsizlik hüküm sürer. Beklentiler kısırlaşır.

Beklenti meselesi ise tabi ki, garanti değildir.

Ancak güzel/kaliteli beklentiler; bize bir şeyleri değiştirme adına çok çalışmayı, özgün hayallere yatırım yapmayı ve şimdiyi sonra ile takas etmeyi telkin eder.

Güzel beklentiler; şevk ve güven aşılar. Plasebo etkisi yapar. Enerji verir.

Evet, drama kaçınılmazdır. Felaket ise bir seçim. Beklentilerini yüksek tut.

Eskide diretme

Bazen gelenekler yeni icatlar ile değişir.

Artık Ramazan davulcusuna ihtiyacımız yok çünkü inovasyon geleneği değiştirdi.

Davulda ısrar etmek geleneğe sahip çıkmak değil yeni geleneği kabul etmemektir.

Bazı gelenekler ise soyuttur. Mesela mezarlıkta yüksek sesle konuşmamak gibi.

Eğer Dune’dan* fırlamış “Sessizlik Konileri” icat edemezsek bu gelenek uzun süre yaşayacaktır.

Gelenek yenileşim ile değişir. Eskide diretmek faydalı bir gelenek değildir.

Geleneğini koruma anlayışın, işleri ezbere yapıp hep kolay yolu seçmekten ibaretse geleneğini gözden geçirme zamanın gelmiş demektir.

**Roman: Frank Herbert, 1965.

Tele taciz

Geçen bir arkadaşım maruz kaldığı telefon pazarlaması tacizinden dem vurdu.

E-mail marketing gibi telemarketing de kısa vadeye odaklı markaların işidir.

Türkiye gibi regülasyonların zayıf kaldığı ülkelerde oltaya takılan olur ve işe de yarar. Ama uzun vade sadakat kovalayan markalar için telemarketing bir Kriptonit’tir.

Israrlı aramalar ilgisiz müşteriyi nefret eden müşteriye dönüştürür.

Geri dönülmez hasarlar bırakır.

Amaç daha fazlasını kazanmaktır.

Ancak çok kritik bir soru atlanır: “Neyin daha fazlası?”

Sinirli, bezmiş, ön yargılı, iştahsız müşterilerin mi?

Alternatif; daha çok önemsediğini göstermenin yollarını bulmaktır.

Yarın buradan başla.

Hayır

Ödediğimizin karşılığını alıyor muyuz? Zor bir sorudur.

Yaşlanmayı geciktirici ilaçlar faydasız, tüketmek zorunda kaldığımız gıdalar sağlıksız ve internet paketimiz yani teknoloji tahminin ötesinde fahiş fiyatlanır.

Paramızın yani emeğimizin karşılığı ‘makul’ veya ‘muamma’ gibi kavramlar arasında mekik dokur.

Ancak bu durum paradoksal olarak kendi ikiyüzlülüğümüzün sonucudur.

Ve pazar taleplerimize yanıt verme noktasında şaşırtıcı derecede hızlıdır.

Bu ikiyüzlülüğün temelinde yatan kavram ise açgözlülüktür.

Evet, tüketici açgözlüdür.

Çünkü endüstri bize “Hayır!” diyebilmeyi öğretmemiştir.

“Hayır!” diyebilmek süper önemli ve faydalıdır.

Mesela bir inanç kampanyası olarak oruç bu konsept için harika bir örnektir.

“Hayır!” demeyi öğretir ve teşvik eder.

Lakin tüketici paradoksu burada da devrededir.

“Hayır”ın ve temkinin hakim olması gereken bu kampanya, hayrete düşüren bir tüketim çılgınlığına dönüşür.

Bunu işlemek için can atan cani pazarlama ise tetiktedir.

Paradoksa kapılabilir ve bu özgün “Hayır” ile tüketimi coşturabilirsin.

Ya da “Hayır”ı doğru konuşup fark yaratabilirsin.

Pazarlama da bir seçimdir.

Dış güçler

Getir’i dış güçler durduramadı.

Getir Birleşik Krallık’ta.

Getir Amerika Birleşik Devletleri’nde.

Dream Games, Ace Games, Ödeal, Trio Mobil, Veloxia, Tarentum, EasyCep ve burada yazamadığım diğer birçok girişimimize o “Dış güçlerin” takati yetmedi.

Türkiye kendi ürettiği paranoyasının kösteklerine rağmen Avrupa’da en çok start-up yatırımı çeken 8. ülke oldu.

Norveç, Italya, Finlandiya, Avusturya, Danimarka, İrlanda, Belçika ve Polonya’yı geride bıraktı.

O dış güçler bizim iç güçlere milyarlarca dolar akıttı…

Galiba bu dış güçler bizim tarafımıza geçti.

1 Nisan

Bugün, bize bazı şeylerin göründüğü gibi olmadığını hatırlatan bir gündü.

Artık neredeyse her gün, hiçbir şey göründüğü gibi değil.

Her gün 1 Nisan.

Kutlu olsun.