Sürüyü terk edenler

İnsanlar hayatlarını iyi yönde değiştirmeyi çok isterler ancak aynı ölçüde çalışmaz ve çaba göstermezler. Dünya genelinde sadece 4 milyon doktor vardır. Bu Dünya nüfusunun yaklaşık %0.05’idir. Çevrenizi şöyle bir gözden geçirin; kaç doktor veya pilot tanıdığınız vardır? Türkiye’de etrafınızdaki 750 kişiden sadece 1’i doktordur. Nüfusumuzun sadece %0,01’i ticari pilottur.

Bu düşük oranlar en iyisi olmak için yola çıkan ve sürüyü terkedenlerin kulübüdür. Meslekleri rastgele seçtim. Ünvanlara takılmayın. Hayat size istediklerinizi konfor alanlarınızı yani sürünüzü terk etmeden vermeyecektir. Hafta sonunu kovalayan çalışma arkadaşlarınız, tatil/izin peşinde koşturan çevrenize çeki düzen verin. Sürünüzü terk edin, standartlarınız yükselsin.

Bilin, inanmayın

IQ sınırlarını zorlayan zekasıyla Gustav Jung meşhur röportajında gazeteciyle şöyle bir diyaloga girer:

Gazeteci: Çocukluğunuzda Tanrıya inanır mıydınız?

Jung: Oh tabi ki…

Gazeteci: Peki şimdi inanıyor musunuz?

Jung: Şimdi… Cevaplaması zor. Biliyorum. İnanmama gerek yok, biliyorum.

İnsanlar inanmak ve bilmek arasında bazen derin, bazen de çok ince bir çizgide gidip gelirler. Bazen inanmaktan başka seçeneğimiz yoktur. Tıpkı çocuk Jung gibi. Ta ki, bilimin bize öğrettiği gözlem ve deneyi çalıştırana kadar. Bu noktadan sonra artık inanmaya ihtiyacımız kalmıyor çünkü bilmeye başlıyoruz. Nelere inandığınız ve neleri bildiğinizi beyninizde sortlayın yani ayırın. Özetle; inanmanız gereken şeyleri (ölçemediklerinizi) bilmeye çalışmayın, bilmeniz gereken şeylere de (ölçebildiklerinize) inanmayın.

Wikipedia kısayoldur

Türkiye’nin Wikipedia engeli karmaşık bir konu. Bir ulus devlet olarak ülkemizin haklı iddiaları var. Buna karşın internetin ve zamanın doğasını kavramakta zorluk çektiğimizi düşünüyorum.

Her şeyden önce Wikipedia bir kısayoldur. Bilgi karşılaştırır, doğru/yanlış bilgi edinir ve bilgi yayarsınız. Hiçbirimiz Wikipedia fanatiği veya aşığı değiliz. Bu web sitesini kullanıyor ve ulaşamadığımızda çıldırıyor olmamızın nedeni algoritmik üstünlüktür. Google’da arama yaptığınızda bu site size herkesin önünde görünmek için çalışır ve bunu da büyük ölçüde başarır.

WhatsApp mesajının “okundu” işaretini görene kadar panikleyen günümüz insanı sabrını çoktan tüketti. Bunu kabullenelim. Wikipedia harika bir kısayoldur. Umurumuzda olan tek şey bu.

’Ürününüzü nasıl iyileştirirsiniz?‘ sorusu üzerine birçok makale yazdım. Kısayollar oluşturmak bu anlamda katkı sağlayacaktır. Kısayollarınızı keşfedin ve onları serbest bırakın. Göreceksiniz; sabırsızlar peşinizi bırakmayacak.

Olmazlara göz kırp

Elle dergisinin efsane editörü, hayatı dolu dolu yaşamış Jean Dominique Bauby yaptıklarıyla olmazcılar için bir nevi kriptonittir. 1995 yılında 43 yaşındayken geçirdiği Locked-in Syndrome nedeniyle sol gözü hariç tamamen felç olan yazar, asistanının yardımıyla harf frekans dizilimini baz alan özel bir alfabe sayesinde, 200.000 defa göz kırparak The Diving Bell and the Butterfly kitabını yazmıştır. Kitap Avrupa’da birinci haftasında 150.000 adet satmış ve bestseller olmuştur.

Olmazcıların olmazları tarih boyunca Bauby gibi insanların bir nevi glitch in the Matrix duruşlarıyla anlamsızlaşmıştır. Erken kalkamam, spor yapamam, sigarayı bırakamam ve daha nice olmazlar aslında bir göz kırpmaya bakıyor. Sizi uyutan, yapamazsın ve bırakamazsın diyen suni felçlerinizden kurtulun. Elinizde Bauby’den fazlası, elinizde bir göz kırpmadan fazlası var…

Hareket berekettir

Nikola Tesla’nın bir dahi ama yokluk içinde öldüğü için berbat bir kapitalist olduğu söylenir. Bu doğru değildir. Tesla yaptığı sıra dışı işleri servet kazanmak için yapmamıştır. Otel odasında arkasına hiçbir şey bırakmadan ölmek onun kendi tercihidir. Gandhi öldüğünde geriye bir yemek kabı ve bir çift sandal bırakmıştır.

Eşyaya sahip olma güdüsü ve ihtiyacı türümüz için büyük illüzyondur. Bu yanılsama çoğumuzu hareket edemeyeceğimiz yüklerin altına sokar. Lütfen, sahip olduğunuz tüm eşyaları küçükten büyüğe kafanızda şöyle bir sıraya koyun ve bir sırt çantasına doldurun. Şimdi yürümeye çalışın…

Art niyetli pazarlama ihtiyacınız olmayan eşyaları size satarak sizi hareketsizleştirmeye çalışır. Doğruluğundan şüphe duymadığım bir Türk atasözü varsa o da “Nerede hareket, orada bereket” sözüdür.

Her pazarlama bereket için yani daha iyisi için çalışmaz. Daha çok satabilmek ve sizi asla sahip olamayacağınız bir illüzyona zincirlemek için mesai harcar. İhtiyacı arzularınız ile karıştıran tuzakları sinsi mesajlarla yayar.

Unutmayın; hava, su, gıda ve konaklama ihtiyaçtır, geri kalan hemen her şey arzularınızdır. Arzularınızı kontrol edin manipüle olmayın.

Katılıma iknanın zorluğu

İnsanların katılımcı olmasını sağlamak pazarlamanın başarması gereken en zor işlerden biridir. Dikkatini çektiğiniz tüketicinin üye veya dahil olmasını istemeden önce 2 soruya cevap vermeniz gerekir:

1- Katılımın tüketiciye faydası?

2- Tüketicinin organizasyona faydası?

Birincisi daha kritik gözükse de düğüm ikinci aşamada çözülür. Mesela oy vermeyi ele alalım. İptal edilen İstanbul seçimleri seçmenine katılımın rasyonalitesini sorgulattı. Anketler ”Seçilecek adayı dikkate almadan, seçimin değişim getireceğine inanıyor musunuz?” diye sorduğunda “İnanmıyorum!” cevabını verenler artık çoğunlukta. Yani seçmenin seçime (organizasyona) katkısını sorgulattığınız anda çıkacak sonucun (ürünün) olası kişisel faydası önemini yitiriyor.

Pazarlama da aynı dinamikle çalışır. Kaydolmanın organizasyona sağlayacağı katkıya ikna ettiğiniz tüketici kişisel çıkarlarını ikinci perdede değerlendirecektir. “Biz neden buradayız?” sorusunun cevabı çok önemlidir. Starbucks’ı dolduran kitleler sadece kahve için orada değildir. Tüketicinin öncelikle “Bizim gibiler buradayız ve bunu yapıyoruz!” mesajını satın alması gerekir.

Gerçeği söylemek

Pazarlama eğer sadece vurkaç mal satmak, kandırmak ve değerli dikkatlerimizi suistimal için yapılıyorsa pazarlama değildir. Pazarlama değiştirir. Değişime inandırır. Daha iyisi için söz verir. Bunları yaparken de öyküler anlatır. Her öykü gerçek olmak zorunda değildir ama ekseriyetle en dikkat çekeni ve en çok gürültü çıkaranı gerçek olanıdır. Gerçekle yüzleştirenidir.

Helsinki’de asılan bir pankart tam da bunu yapmıştı. Yine de pazarlama nedir diye sorarsan budur arkadaşım:

[Aklı başında hiç kimse Kasım’da Helsinki’ye gelmez. Sen hariç sert çocuk, hoşgeldin.]

Önemsemeyenler

İş dünyası için önemsemenin önemini vurgulayan birkaç yazı yazdım. Bu hayati özelliğin öğretilemeyeceğini savunanlardanım. Önemseme e_motional intelligence_ (Duygusal zeka)’nın en önemli ürünlerinden biridir. Önemseme yoksunu kişileri açığa çıkartan 3 tipik semptom vardır:

1- Vermezler hep alırlar.

2- Düzeltmek ve yapmak yerine eleştirirler.

3- Çalışmanın yerine tedirginlik içinde beklerler.

Şunu asla unutmayın A klas bir şirket yapısına C klas çalışanlarla ulaşamazsınız. Sizi temin ederim ki, önemsemeyenlerin sınıfı C’dir.

Jon Snow

GOT has ended so is the watch. Leaving trash of unsatisfied, devastated fans behind. Epic series wrapped with the most unlikely fashion imaginable.

Beside of compressed and primitive script, poor CGI and weak production GOT didn’t keep her main promises. Promises bred while main character of the show was built by GRRM heedfully.

Promise 1: Jon Snow (Bastard) became the Lord Commander of the Night’s Watch.

Promise 2: Assassinated Lord Commander resurrected by Lord of Light.

Promise 3: Jon Snow (Bastard) became King in the North.

Promise 4: Samwell Tarly and Bran revealed that Jon Snow is the son of Rheagar Targaryen and the rightful heir to the Iron Throne.

Promise 5: Jon Snow united armies to fight the Death and leaded them to the victory.

Above all Jon was only character devoted enough to go to the fiery edges of his highest limits. Only one actually can make the change happen. And you Benioff and Weiss; marked him assassin, exiled him to the land of no man, expelled the Dragon, the true King, alongside Wildlings (No offense but tribe of savages). Congratulation jerks, you did reductio ad absurdum.

79460893

Ancak süper sıkı bir Lost hayranıysanız bu sayılar sizin için bir anlam ifade edebilir. Constant/Sabit serinin bana göre en iyi bölümlerinden biriydi. Tabi her şeyden önce zamanda yolculuk konseptine çok farklı bir açıdan bakılmıştı. Diğer taraftan unique (eşsiz) bir aşk hikayesi müthiş bir drama ile işlenmiş ve ‘sabit’ kavramı izleyiciye aşkın eş anlamlısı olarak satılmıştı. 8 yıl sonrasına çok spesifik bir söz isteyenle, cesaret edip o sözü veren arasındaki eşine az rastlanır güven ilişkisi anlatılmıştı.

Constant’ın işlediği ‘sabit’ kavramı beni çok etkilemiş ve hep düşündürmüştür. Öncelikle sabitin seçimi çok önemlidir. Kahramanımız Desmond uzatmalı sevgilisi Penny’i seçmiştir ve bu işe yaramıştır. Penny Desmond’un onu araması için 8 yıl beklemiş ve söz verdiği gibi telefon numarasını (başlık) değiştirmemiştir.

Sizi gelecekte karşılayacak, sözleştiğiniz sabitiniz ne veya kim olacaktır? Müşteriniz mi? Hayranlarınız mı? Para mı? Kalite mi? Güven mi? Peki aradığınızda orada olacaklar mı?

Markalar da insanlar gibi sözler verip sözler alırlar.

“Daha iyisine inananlarla gelecekte buluşacağız!” sözünü veren Tesla’yı tüketicisi Penny’in yaptığı gibi sabırla beklemiştir. Tesla da sözünü tutmuş ve zamanı geldiğinde o aramayı yapmıştır.

Size layık olduğunu düşündüğünüz sabitinizi bulun ve gelecek için sözleşin. Gelecek o halde sizin olacaktır.