Marka ismi hk.
Zsa Zsa Zsu, çok kötü bir marka ismidir. Çabasızdır.
Marka inşa ederken isim ve logo için harcanan efor, iş modeli ve pazarlama hikayesine koyulan toplam eforun %1’ini geçmemelidir.
Zsa Zsa Zsu belli ki sıfır çekmiş.
Sıfır çekme.
Zsa Zsa Zsu, çok kötü bir marka ismidir. Çabasızdır.
Marka inşa ederken isim ve logo için harcanan efor, iş modeli ve pazarlama hikayesine koyulan toplam eforun %1’ini geçmemelidir.
Zsa Zsa Zsu belli ki sıfır çekmiş.
Sıfır çekme.
Kemal Sunal’ı jenerasyon fark etmeksizin tanımayanı bulmak için mağara mağara dolaşmanız gerekir. Aynı Kemal Sunal’ı ABD’de tanıyan birini bulmanız ise epey zaman alacaktır.
Milyonlarca Türk’ün yıllardır hafızasında ve hatırında yer eden Kemal Sunal, doğru bir üründür. Döner de öyledir. Baklava da. Ebru sanatı da doğru bir üründür. Yaşlının elini saygıyla öptüren kültürümüz de aynı şekilde.
Bizim ABD’nin Jim Carrey’sini bilmemizle, onların bizim Kemal’i tanımaması arasında Pazarlama durur.
Altyapınız güçlü, kaynaklarınız sağlam ve ekibiniz yetkin olabilir. Ancak eğer tasarımlarınız -müşteri ilişkilerinden iş modeline ve pazarlama modüllerine kadar- sıradansa, verimliliğiniz büyük ölçüde çökecektir.
Bugün Türkiye olarak yaşadığımız birçok problem, şehircilikten siyasete kadar, kusurlu tasarımların ve zayıf bir tasarım kültürünün ürünüdür.
Tasarım, dili olmayan dünyamızla kurduğumuz tek iletişim biçimidir.
Nasıl konuşursak, aynen öyle cevap alırız.
Dünya, iyi ya da kötü yönde, bundan yüz yıl sonra hiçbirimizin tahmin edemeyeceği şekilde görünecek.
Bunu biliyoruz, çünkü önceki tahminlerimizin hiçbiri tutmadı.
Bu bize şunu düşündürmeli: Ne gerçekleşiyorsa, hepimizin katkısıyla ama hiçbirimizin kontrolü olmadan gerçekleşiyor.
O halde, kontrolden çok katkıya odaklan.
Apple Store’a girip “AirPods 4 alabilir miyim?” dediğinizde kimse size “Buna gerçekten ihtiyacın var mı?” diye sormaz. Absürt gelebilir ama -delirdiğini varsayarak- Bauhaus’a girip, son paranla hiç ihtiyacın olmayan en pahalı şarjlı matkabı satın aldığını düşünelim…
Kimse seni durdurmayacaktır.
Satış, senin satın alma niyetini sorgulamaz; onu yalnızca hızlandırmaya çalışır. Satın alma gerçekleştiğinde de gerekçeleri anlamaya çalışmaz.
Pazarlama ise satın alma gerçekleşirken ve sonrasında da devam eder; etmek zorundadır.
Çünkü pazarlamanın işi sana ürün değil, gerekçe/niyet satmaktır.
Yıllar önce şunu yazmıştım: Kirli bir tabela, hiç orada olmayan bir tabeladan daha çok şey söyler.
Pazarlamanın işi dikkat çekmektir; dikkat ise hep deflasyondadır. Fırsat penceresi çok dardır.
Kimsenin umrunda olmadığı bir dünyada, umursanmak zorunda olan işletmelersiniz.
Şansınızı zorlamayın; gıcır gıcır olun.
Hiçbir şey olmamış ve her şey yolundaymış gibi davranmak, adaptasyonun önemli özelliklerinden biridir. Homo sapiens ise bu konuda gerçekten her türden daha başarılıdır. Statükonun sürdürülebilirliği, bizim için hangi koşulda olursa olsun, hayatidir.
Türkiye’de, Türkiye’mizde, hiçbir şey yolunda gitmiyor. Bürokratik, siyasi ve sosyal anlamda her şey altüst olmuş durumda. Ama biz, meşhur tabirle, bu yeni normalleri olağanüstü normal karşılıyoruz.
Çünkü korkuyoruz.
Çünkü, pek bir faydası olmasa da, o malum sabah alarmını “Beş dakika daha.” diyerek ertelemeyi seçiyoruz. Az biraz daha konfora gerçeği takas ediyoruz.
Çok pişman olacağız.
Ve hataya düşmeyin, diğer her mesele bu çizdiğim kapsam dışında yüzeysel kalacaktır.
İklim Değişikliği bir olgu. Bu olguyla nasıl mücadele etmek istediğimiz konusu politika ile ilgilidir. Aynı şey Covid salgını için geçerliydi. Ve her şeyde olduğu gibi bu meselede de politika ifrat ve tefritçiler ile ılımlılar arasında şekillenir.
Mesele ne olursa olsun, eğer konsensüs havuzunda ılımlılar çoğunluktaysa en sağlıklı sonuçlar elde edilir.
Bu bağlamda herhangi bir organizasyon içinde liderin görevi her zaman ılımlı olmaktır.
Hayırlı haftalar.
Kültür statükocudur. İdealler de öyle. Komünizm yok olmadı; hâlâ güçlü bağlarla ona inananların beyinlerinde yaşıyor. Tüm bu düşünce biçimlerini çocuksu bir refleks etrafında değerlendirin: İnatçıdırlar. Vazgeçmezler. Fırsat ellerine geçti mi, imkânsız görünen o manevrayı yapmayı denerler.
Bu durum her ne kadar bazı zamanlarda gerçek ve masum insanlara ciddi zararlar verse de statüko en büyük hasarı kendine verir.
Yerinde sayan tükenir ve bunu fark etmeden bu dünyadan göçebilir.
Anlamadığımız, nasıl çalıştığı hakkında hiçbir fikrimiz olmayan yüzlerce sisteme bel bağlıyoruz. Sağlıktan ulaşıma, güvenlikten iletişime kadar her alanda, katmanlarca farklı ürün ve konseptte hizmet satın alıyoruz.
Yıllar önce katıldığım bir konferansta, bir konuşmacı “Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni yarattı!” demişti. Bu bilinçli seçilmiş bir ifadeydi. Oysa “yaratmak” sıfırdan var etmek demektir. İtiraz etmiştim; bunun akademik bir ağızdan çıkmaması gerektiğini söylemiştim. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu: Birçok sistemden, fikirden, insandan destek alarak. Aynısı Washington, I. Osman ve Sezar için de geçerlidir.
Eğer 80’lerde kalmış bir Cumhuriyet bağnazı değilseniz ve bugüne kadar yazdıklarımdan beni tanıyabildiyseniz, hangi tümevarıma vardığımı ve teşbihte hata olmadığını anlarsınız.
Bu, çok önemli bir kavramdır.
Yaptığımız iş ne olursa olsun, sakın egonuzun sizi bir şeyleri tek başınıza başardığınız yanılgısına itmesine izin vermeyin.
Biz, tür olarak, tek başımıza bir hiçiz.