0.81

Amerikalı Tom Burke 1896 Atina Olimpiyatlarında (Birinci olimpiyatlar) 100 metreyi 12 saniye ile geçti (Kendi rekoru 11.2 saniyeydi). 116 yıl sonra Usain Bolt 9.63 saniye ile dünya ve olimpiyat rekorunu kırdı.

Neler değişti: Burke’un giydiği ayakkabılar koyun derisiydi, belli belirsiz demir çivileri vardı; daha sıcak ve ağırdı. Koştuğu zemin toprak, taş ve cüruf karışımı engebeli bir şeydi. Başlangıç blokları çukurdu. Antrenmanları göz kararı, Apple Watch’sız ve Normatec’sizdi. Daha kötü besleniyor (53 yaşında öldü) ve daha az veri ile iş yapıyordu. Ve Bolt’a 2.37 saniye ile geçildi. 1924’te koşulları Burke’tan iyi olmayan Büyük Britanyalı Harold Abrahams ise bu yılın şampiyonu Noah Lyles’ten sadece 0.81 saniye daha yavaştı.

100 yılda 0.81 saniye.

Şimdi “Watch’ım yok, Mac’im yok, oyum yok buyum yok!” deyip mızmızlanmayı bırak.

İşe koyul.

Vaziyet

Biraz dönemeçli yazıyorum:

“QR Menü”ler problem çözmediler. Problem ürettiler. Evet, birbirimize dokunmaktan imtina ettiğimiz pandemi krizinde biraz konfor sağlamış olabilirler ancak; kısa işi uzun, zor ve sıkıcı yoldan yapan araçlar olarak piyasadalar (Kağıt menü candır).

Üretilen bu tarz problemler veya -hiç kasmadan- genel olarak problemler, problem değildir. Çünkü “Problem” adı üstünde belli kural ve teoremlerin yardımıyla çözüme ulaştırabileceğiniz işlerdir. Asıl mesele vaziyettir: Ülkenizin coğrafi vaziyeti, genel sağlık durumunuz vd. gibi… Bunlar çözülmez, bunlarla yaşamak durumundasınız.

Bizim Türkiye ile ilgili kafa yorar ve kendimizi hırpalarken kavrayamadığımız en önemli konu budur. Dezavantajlı, kronik vaziyetlerimizin çokluğu çözülebilecek problemlerimizden kat kat fazladır.

Bunlarla yaşamak, en azından yüzleşmek zorundasınız.

Laklak

Çok laklak, az argüman. Vaka bu.

X(Twitter), gerçekten okuyan ve özgür beyinler için büyük bir filtre görevi görüyor.

Eğilimimiz duygu ve inanç dünyamıza uyan söylemleri doğru kabul etmek üzerinedir. Maalesef, kargaşa da bu yüzden…

Okuyorum ama kendimi Frank Underwood’un şu lafıyla avutuyorum:

“Kendini özel sanma, ben her şeyi okurum…”

Dikenli şeytan

Dikenli şeytan olarak bilinen bir kertenkele türü bacaklarını kullanarak su içebilir. Bunu ölçek/kıyas olarak şöyle düşünün: Bileklerinize kadar su dolu bir küvette, vücudunuz tüm suyu dakikalar içinde emiyor!

Böyle X-Man tarzı adaptiv özellikler bizde görünmez. Bizim özelliğimiz bu ve benzeri özellikleri fark edip öyküleştirme ve bedenimizin fiziki kapasitesinin çok ötesinde düşünebilmekte gizlidir. Maymunlar dünyasında kertenkelelerin varlığı bilinmez. Maymunlar aslanların umurunda değildir.

Biz önemseriz.

Düşünürüz.

Öyküleştiririz.

En büyük özelliğimiz budur. Ve bu özellik ancak özgürsek işe yarayabilir. Düşünce ve ifade özgürlüğünü engelleyen veya kısıtlayan her sistem bizi biz olmaktan çıkarır. Yok eder.

Dil döner

“Ben köşedeki büfeden size sandviç getirebilirim.” - Peyami Safa

Sandviç/Sandwich İngilizce bir kelime. Türkçe eş anlamlısı yok. Hamburger ve pizza gibi. Ama “Selfie”nin var; özçekim. “App”in; uygulama. Kullanmıyoruz ama üretmişsiz.

Bunlar bir Oktay Sinanoğlu deliliğiyle üstüne gidilecek problemler değil. Kelime üretmede yaratıcılık veya çabanın meselesi hiç değil. Bu bir bilim ve yaşam kültürü meselesidir. Bunun içinde entelektüel kurumların çokluğu ve etkinliği önemli faktördür.

Kültür dile ayak uydurmaz, dil kültüre boyun eğmek zorundadır. Otantik olmak isteyen, orijinallik kovalayan Pazarlama ise çok sırıtmadan (Mesela menüye “Rozbif” yazmak çingene bir harekettir) bu dil geçişlerine ayak uydurmalıdır.

Kurukahveci Mehmet Efendi broşürüne “Özçekim” yazabilir ama Espressolab için bu geçersizdir. Mesele sadece kitle de değildir. Öykünün özüdür. Rahmetli Sinanoğlu’nun paranoya derecesinde taktığı bu meselede gözden kaçırdığı en önemli nokta öyküdür: Geçişkenliği, birbirinden beslenmesi vd, hepsi çok yönlülükle ilgilidir.

Sınırları dünyaya açık hiçbir kültürün dili pak kalamaz. Ancak üstün dil olabilir. Ve bu tutuculuktan çok bilimin kontrolündedir.

Kırmızı çizgi

Blog’u uzun yıllardır her gün tutuyorum. Dün yazma fırsatını kaçırdığım nadir günlerden biri oldu. Evet, günlük yazıyorum. Çünkü o güne dair güncel gözlemlerimi paylaşmak benim için çok önemli. Gün hızlı eskiyor, gündem de öyle. Bazen biriktirdiklerimi belli bir sırada paylaştığım da oluyor. Ancak çok turfa.

Bu Blog’un sadık bir okuyucu kitlesi var. En başından beri burada olanlar var. Ekserisi kritik etmeyi seven ve perspektife makas attırmayı arzu eden kişilerden oluşuyor. Ara sıra hiç anlaşamıyoruz ve bazen sadece “Sana göre öyle…“de uzlaşabiliyoruz. Yeterli ve yeter ki, düşünmeye devam edelim.

Dün birileri “Kırmızı çizgi” saydığım bir haddi aştı. Kırmızı çizgilerin (Mesela bu Blog’u her gün yazmak benim için kırmızı bir çizgidir) en ilginç tarafı geçildiğinde tarafların kendilerini hiç hazır olmadıkları bir alanda bulmalarıdır. -Bu arada, öncelikle şunu netleştirelim: Bu tabir yani “Kırmızı çizgi” Ermeni diplomat/iş adamı bir zata ait. Kendisi önemli bir uluslarası toplantıda eline kırmızı kalem alıp; o dönemde belli belirsiz olan dağılma aşamasındaki Osmanlı sınırlarını kendi kafasına göre işaretlemiştir. Buradaki “Kendi kafasına göre…” kısmına çok önem veriyorum. Çünkü bu sınırlar eğer çizebilecek kabiliyet ve yetkiniz varsa keyfidir. Tony Stark eline bir şey tutuşturulmasını sevmez ve Edvard Grieg şans kurbağası olmadan yaşayamaz. Kırmızı çizgi keyfi çizilir. Gerçeğe, akla veya yönteme uymak zorunda değildir. Kaldığım yerden devam ediyorum: Bu nedenle ikinci kişiler tarafından anlaşılması da beklenmez. Sadece saygı duyulması yeterlidir. Aşıldığında ise artık iki taraf da birbirine yabancılaşır. Çünkü bu alan yenidir, anlaştığımız üzere yani müşterek olmaktan farklıdır. Buraya geçtikten sonra “Neden eskisi gibi olamıyoruz?” demek bazen pişmanlık veya pişkinlik ve bazen kırmızı çizgilerin doğasını anlamamaktan kaynaklanır.

Artık eskisi gibi olamayız.

Normlar

Normsuz hiyerarşi inşa ederseniz, hiyerarşi dağıldığında (Bizde büyük çoğunluğu siyasi iradeden teşekkül eder) çatışma, kargaşa ve son kertede kaos yaşarsınız.

Yaşadığımız sorunların birçoğu insan niteliği ve tarihsel birikim dikkate alındığında “Ne var abi hallederiz!” seviyesinde görünebilir. Ancak atlamamakta fayda var: Bizi bu noktaya normsuzluk getirdi ve hataya düşme; doğru normlar inşa etmek yüzyıllar alır, yanlış olanları da aynı şekilde.

Yanlış ittifak

“Düşmanımın düşmanı dostumdur!” klişedir. Sağlıklı bir ittifak önerisi değildir. Dostun olmayan taraf herhangi bir oyun teorisi içinde orta veya uzun vadede düşmana dönüşebilir. Çünkü en tehlikeli düşmanlar dost zannettiklerinden evrilir. Ve hayır, gerçek dostlar düşman olmaz.

Düşmanının düşmanı, düşmanının düşmanıdır.

Görünen

Görünenin arkasında hep bir görünmeyen aradığınız dünya size zindan olur. Konforunuz kalmaz. Yorar. Aksi her görüneni saf bir yaklaşımla kabullenmek değildir tabi ki; ilk etapta görünene göre iş yapıp, görünmeyeni spekülasyondan saymak gerekir.

Kafanızdaki kurgu görünenle uyuşmadığında olguları spekülasyona göre değil, spekülasyonu olgulara göre bükün.

Hem siz rahat edin, hem de etrafınızdakiler.

Internet'i kapatamayız

Internet’e erişimi kısıtlayamayız. Bakın, bu olgu bugün itibariyle elektrik ve hatta suya erişimimizden bile daha kritiktir. Internet’in bugün itibariyle çalışmadığı bir Dünya düşünün: Uçaklar kalkamaz, tüm lojistik hizmetler askıya alınır, bankacılık/borsa dolayısıyla ekonomi durma noktasına gelir, savunma sistemleri çalışmaz ve sağlık hizmetlerine erişim büyük ölçüde noktalanır.

Internet’i ka-pa-ta-ma-yız! Bu imkansızdır.

Internet’te hoşumuza gitmeyen, yanlış bir şeyle hesaplaşmanın ise tek yolu; hukuk çerçevesinde tazminat ve itibarsızlaştırmadır.

Kapatamadığımız açık bir sistemin içinde sayısız arka kapısı olan bir dükkanın ön girişine kilit vurmak; gerçekten yaşadığınız dönemi/zamanı anlamadığınızı ve bambaşka suni bir gerçeklikte yaşadığınızı gösterir. Üzücüdür.