Geliştik

1995 yılında İstanbul’da 700MB bir filmi dial up (çevirmeli) internet bağlantınızla indirebilmek için 3-4 güne ihtiyacınız vardı. Bugün aynı işlem 20 dakikanızı alır. Aynı yıllarda İstanbul’da hala su sorunu çözülememişti. Kritik olarak niteleyebileceğiniz 50’nin üzerinde çevre yolu bağlantısı, köprü ve geçitler hala yoktu. Bugün İstanbul’un yaşadığı diğer yaşam lükslerini saymıyorum bile.

Tepeden tırnağa geliştik ve fakat unuttuk.

İnsanlar unutur. Bu -yine- bana göre evrimsel bir defodur. İnsan beyni hazır zamanını dramatize etmeye meyillidir. Geçmiş hep daha iyi hatırlanır oysaki ekseriyetle çok daha kötüdür.

İstatistikler şimdiki zamanı daha iyi anlamanız ve geleceğe daha verimli bakmanız için vazgeçilmez bir araçtır. Karl Pearson’un dediği gibi: İstatistik bilimin grameridir. Kullanın.

Sorun görenler

Çin’de 1960 yılında 15 milyondan fazla insan açlıktan ölmüştü. Aynı Çin bugün süper güç Amerika’ya kafa tutan ve onu tedirgin eden refaha ulaşmış durumda. Artık Çin’de açlık sınırının altında bulunanların nüfusa oranı %1’in altında.

Bu gelişim tesadüf değil. Bu gelişim iyileşmeyi isteyenlerin eseri.

İş insanını değerlendirme kriterlerim arasında birinci sıra “sorun görme” yetisindedir. Eğer bir işçi/çalışan sorunu görüyorsa yada sorunu arıyorsa yetkindir ve gelecek vadeder demektir. Zıt profil ise geçiştiricidir. Geçiştirenler gelişimin önünde kanserdirler.

İyileşmeyi isteyenlerin ve gelişimi arzulayanların tipik özelliği sorun görme yetileridir.

Türkiye ekonomisinde sorun görenler, geçiştirici kronikler tarafından 5 yıl önce çarmıha gerildiler. Sonuç ortada.

Nasıl?

Bir ürün çalıştığında genellikle nasıl çalıştığına kafa yormayız. Tüm odak işlevsel olmasındadır. Elektrikler çalışır, sular akar ve otomatik kapılar açılıp kapanır; her şey olması gerektiği gibidir.

Bu ürünler ancak arıza verdiğinde “Nasıl?” merakımız uyanır. Lakin pozitif bir sonuç olarak mecburiyetin öğrettikleri kalıcı olur.

Türkiye globalle birlikte derin bir ekonomik krizin içinde. Çalışırken nasıl çalıştığı sorulmamış bir çok alet şimdi kurcalanmaya başlandı. Bu kriz bize çok şey öğretecektir. Umalım ki; kaza vuku bulmadan “Nasıl?” sorusunu soracak nesillerin yetişmesine vesile olsun.

Gostivar'ın trajedisi

Alelade (Olağan) işlerin arasından ölüm açık ara sıyrılır ve ciddiyetini korur. Ölüm tüm olağanlığına karşın çok ciddi bir iştir. Ölen kim olursa olsun -hain dahi olsa- sevinilmez ve laubalilik gösterilmez. Ölüm çok ciddi bir iştir.

Bir kaç yıl önce Oscar Wilde’ın şu sözünü okumuş ve çok etkilenmiştim:

“Dostun acısını paylaşmak kolaydır. Dostun başarısına sempati göstermek üstün bir karakter gerektirir.”

Ölüm acıdır ve acılar ekseriyetle daha çok paylaşılır. Gostivar’ın başından çok trajik bir olay geçti. Bu elim vaka üzerine yapılan bazı sadist yorumlara baktığımda insanlık adına çok derin üzüntü duydum.

Düşünmeden edemiyorum… Bir topluluk kolay olanı yani acılarını bile paylaşamıyorken başarıları kim ne yapsın?

Başınız sağolsun.

Her şey ürün değildir

Pazarlama her zaman üründen bahsetmez. Duygulara konuşur ve anın akışını belirler. Bu marka izlenimi için bin övgüden iyidir.

İnsanların bize nesnel faydaları olabilir. Ancak bu faydaları sağlarken bize nasıl hissettirdikleri çok önemlidir. Bu bir arketiptir. Değişmez. Aynı şey markalar için de geçerlidir. Bize üründen ziyade (nesnel fayda) markanın ne hissettirdiği hayati önemdedir. Bu nedenle ürünü bir tarafa bırakıp duygulara yönelmek bazen en doğru hamleniz olabilir.

Biz bu çeyrekte bunu yaptık ve şu sloganı seçtik:

“Haydi Türkiye! Sen Başarırsın.”

Bayağı Müslümanlar

Hindistan’da gerçekleştirilen terörist saldırı sonrası sosyal medyada “Barış dini İslamiyet(?)” başlığı altında din tiye alınıyor. Aslında bu tiye alınmayı din değil ama dinin temsilcileri sonuna kadar hak ediyor. Bana göre az bile yapılıyor…

İslamiyet kullanıcısı tarafından pazarlaması felaket kötü yapılmış talihsiz bir üründür. Öncelikle klavuzu okunmadan kullanılan ve herkesin kendine göre konsept dışında yöntem geliştirdiği bir üründen bahsediyoruz. Kuran’ı kendi dilinde okuyup anlamaya çalışanların sayısı Müslüman toplumlarda 2%’leri geçmemektedir.

Kuranı’ın temel mesajını anlamanız için IQ’nuzun 90’ın üzerinde olması gerektiğine inanmıyorum. Bu bekçi IQ’sudur. Diğer taraftan Kuran’da kendinizi havaya uçuracak sebepleri bulabilmek için IQ’nuzun 40 falan olması gerekir. Bu da şempanze IQ’sudur.

Kuran astronomiden sosyolojiye, ticaretten psikolojiye kadar birçok topic işler. Kullanıcısını ısrarla düşünmeye davet eder. Düşünmeyenlerle de arasına çok klas bir mesafe koyar. Şöyle:

Gerçek şu ki, Allah katında yaratıkların en bayağısı aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir. - 8/22

Daha ne söylesin?

Aslan bakliyat

Geçen gün “Fast food gıda tüketiminin çözümü: Bakliyat” başlıklı bir haber okudum. İddianın sahibi Türkiye Bakliyat Federasyonu Başkanı. Gün 10 Şubat: Dünya Bakliyat Günü.

Bizi _fast foo_d’tan kurtaracak bu dahiyane çözüm önerisinin rasyonel olup olmadığı bir tarafa dikkatimi çeken şey; stratejinin pazarlama açışından ortaya attığı hatalı önermeler.

Arkadaşlar, binlerce market var ve fast food onlardan sadece biri. Kendi ürününüze pazar açmak için başka bir marketi ortadan kaldırma girişimi çok sorunlu bir yoldur. Her şeyden önce “Bakliyat” milyonlarca insanın ürünü -yani marketi- değildir.

Diğer taraftan bakliyat bizi niye tercih yapmak zorunda bırakıyor? Niye bakliyat pozitif alternatif olarak ayrışmıyor? Allah aşkına bakliyat niye sorun çözüyor? Niye yer kapmaya çalışıyor? Niye kendi alanını yaratmıyor? Yılda 570 milyar $ gelir üreten bir sektöre “nohut” niye savaş açıyor?

Eski bilgiler seri yargılar

Temel öğrenimini tamamlamış insanların büyük bir çoğunluğu kültürel, dini ve evrensel konularda kalıplaşmış fikirlere sahiptir. Bu fikirleri değiştirecek yeni bilgilere kapalıdırlar. Bu nedenle toplumlar arasında irrasyonel yargılar çok yaygındır.

Mesela bir Türk, 1453 İstanbul’unun ortaya çıkardığı gündemle bugünün batı dünyasını yorumlar. Diğer taraftan bir İngiliz, Churchill’in Çanakkale serüveninden kalma klişelerle günümüz Türkiye’sini okumaya çalışır.

Veriler bize Dünya’nın bizim onu takip edebileceğimizden çok daha hızlı gelişip değiştiğini gösteriyor. Bilgilerimiz çok eski ve fakat yargılarılarımız çok seri. Ne bildiğimiz “Batı” doğru ne de mahallemiz “Doğu” aynı yerde.

Bilgilerinizi güncelleyin lütfen. Sonra yeniden fikir üretmeye çalışın. Çok şaşıracaksınız.

Bakın

Başlangıçlar türümüz için hep önemli olmuştur. Sıfır noktası, kefaret, İsa’dan öncesi, hicretten sonrası ve diğerleri.

Kontrolde olmadığımız çok bariz olan multi eternal bir sistemin içindeyiz. Bu kaygının bizi ölçmeye ittiği çok açık. Takvimler ve saatler yapıp zamanı, uydular inşa ederek saatlik hava durumlarını ölçtük, ölçüyoruz…

Tabi, her şeyden önce bir şeyi iyileştirmek istiyorsanız ölçmeniz gerekir. Geldiğimiz nokta bu kuralın çalıştığının bariz bir kanıtı. The Big Short: Inside the Doomsday Machine beni hem kitabı hem de filmi ile çok etkilemiş bir hikayedir. Monologun şu bölümü kitabın özetidir:

“These outsiders saw the giant lie at the heart of the economy, and they saw it by doing something the rest of the suckers never thought to do: They looked.”

Kendinize ve evrene bakın. Doğum gününüz kutlu olsun.

Doğruları söyleyin

En çok zorlandığımız şey doğruları söylemektir. Yada en azından yalan söylememek. Doğrular maliyetlidir, yüzleştirir ve acı verir. Kendimize bile doğruları söylemekten kaçınırız. Fazla kilomuzdan tutun en sadist arzu ve bağımlılıklarımıza kadar yalanlar içinde yaşarız.

Şirketler neden farklı olsunlar?

Piyasada tüketiciye yalanlar söyleyen binlerce hizmet ve milyonlarca ürün var. Çok azının yalanı sahiplenilir. Geri kalanı gümbürtüye gider. Diğer taraftan doğruları söyleyenler, yani tüketiciyi gerçekle yüzleştirenler kalıcı etki bırakırlar.