Okuyanlar

The Post’un bir bölümünde manşet haberleri rakip gazeteye kaptırmaktan bıkmış genel yayın yönetmeni ekibine şöyle sitem ediyordu: “Anybody else tired of reading the news instead of reporting it?”

Türkiye’de ekonomiyi yönetenlerin aynı verimsiz döngü içinde olduklarını düşünüyorum. Önlerine düşen rakamları okuyorlar. Geleceği report edecek öngörüleri hadi iyimser davranalım cesaretleri yok maalesef.

Mesela enflasyon yaygarası… Aslında okunduğu kadar dramatik bir düşüş yok. Hızlı tüketim içindeki ürünlerin düşüşe katkısı çok az. 1,44% genel düşüşte otomotivin payı 0,96%. Garip.

Gereksiz sorular

Bazı soruların önemi kalmadı. Dolayısıyla cevapları bilmenin gerekliliği de. “Eczane ne tarafta?“, “1 ft kaç metre yapar?” ve hatta “French Casserole nasıl yapılır?“ biliyor olmanın fiyatı ucuzladı. Bedava belki. Bir google aramasına bakar. Buna rağmen bazı insanlar hala bu tarz sorular soruyor. Sanal dünyadan bıkıp etkileşimi özledikleri için değil; üşendikleri için.

İşte bu yüzden Siri ve Alexa icat edildi. Bu yüzden giyilebilir teknolojiler ve yapay zeka gelişecek ve evet; bu yüzden belki de I Robot, Surrogates veya Matrix distopyası gerçekleşecek.

Kendime notlar #1

Vanilla Sky

Bir kaç gün önce Dubai’de çok da alakasız bir yerde Monet’in bir tablosunun replikası ile karşılaştım. “Ne alaka?” deme, aklıma Vanilla Sky geldi. 97 orijinal versiyondan ziyade 2001’i sevenlerdenim. 2003 yılında izlemiştim.

Film aklıma takıldı ya sorular soruları takip etti. David aşık olmaya ramak kala Sofia’nın evinden ayrılmış 67 model Mustang’a yürürken gözlemlediğim sokak ve Brooklyn ambiyansını yadırgamıştım. Yerler çöp, yol çukurluydu. Hatta arnavut kaldırımlı yolun üstüne asfalt dökülmüştü. Tutmamıştı. Yolun yarısı asfalt yarısı taşlarla döşeliydi.

“Döşeme taş yola asfalt dökülür mü(?)” tartışmasını yakın zamanda hararetli bir şekilde yapmıştık. BAE (UAE)’de her şey bir western replikası. Kötüsüyle değil iyisiyle. Bizde iyisiyle ve kötüsüyle öyle. Döşeme taş üzerine asfalt dökülür mü? Bilmiyorum. Gecikmiş bir soru bu.

Ya şimdi?

Her girişimcinin, her iştah ile çalışanın, kısaca kendini geliştirmek isteyen herkesin rutin olarak sorması gereken kilit soru: “Ya şimdi?“dir. Bu soru gereksiz molaların, dikkatinizi dağıtan kalabalıkların önünde bir kalkandır. Bu soru size yaptığınız işten daha fazlası olduğunuzu hatırlatır.

“Ya şimdi?” sorusuyla daha iyi versiyon “sizi” kovalarsınız. Gelişirsiniz. Değişirsiniz. İyi yönde.

Bugün iş çıkışında, yarın gözlerinizi ilk açtığınızda sorun: Ya şimdi?

Güzel hikaye

Güzel bir hikaye her zaman işe yarar. İşe geç kaldığınızda, ödevinizi yapmadığınızda ve hatta bir politikacı olarak baltaladığınızda hikayeye sarılırsınız. Hikayeniz ne kadar sürükleyici ve sıra dışıysa işlediğiniz kusur o kadar tolere edilir.

Bir ürünü satarken işlediğiniz en büyük kusur aldığınız karşılıktır. Bu para veya takasa konu herhangi bir emtia olabilir. Kusuru örtmek ve satışı katlanılabilir hale getirmek için hikayeniz sürükleyici ve sıra dışı olmalıdır.

O jileti Nadia Comaneci’nin kullanıyor olması yetmez o jiletle intihar etmiş olması gerekir.

Sıfırın canı cehenneme

Son dönemde okuduğum ve beni sağlam etkileyen script: House of Cards.

Özellikle Doug isimli karakterin birinci sezon monologu kendi başına bir hikaye. Bir kampanya, bir marka iç görüsü, zorlarsan belki de yepyeni bir oluşumu fitilleyecek bir manifesto. Çok hoşuma gitti. Özetle; bir alkoliğin alkol almayı bıraktığı günden bugüne geçmiş 5185 günün ona ne anlam ifade ettiğini anlatıyor. Ve şöyle bağlıyor: “(..) çünkü biliyorum ki sayacı sıfırlamak için tek bir içki yeter (..) Buradaki herkes gibi ben de kim olduğumu kontrol edemem. Ama sıfırı kontrol edebilirim. Sıfırın canı cehenneme (Fuck the zero).”

Markan için etkili bir giriş mi yapmak istiyorsun? Al sana yol. İlintini kur konunu dik!

Kolay gelsin.

Perspektif

Bir gün Amerikalı bir arkadaş gurubuyla Ortaçağ ve imparatorluklar hakkında tartışırken Fatih II. Mehmed’in babasına çağrısını mevzu etmiştim. Şöyle diyordu Mehmed:

“Baba, eğer padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz, yok eğer padişah ben isem size emrediyorum gelip ordunun başına geçiniz.”

Bunun üzerine bir arkadaşım şu tepkiyi vermişti: “Saygısız hergele. Adam kafa rahatlığıyla emekli olamayacak mı?”

Arkadaşımın bu tepkisine çok gülmüştüm. Fatih’in kıvrak zekası ve konunun tüm ağırlığı o an için ehemmiyetini kaybetmişti. Perspektif böyle bir şey. Bakış açısını değiştirmek ve bu anlamda esnek olmak çok önemli.

Eleştiri takıntısı

Eleştiri süre gelen bir durum nedeniyle duyulan kaygının dışa vurumudur. Yapıcı ve yıkıcı eleştiri olduğunu düşünmüyorum. Eleştiri kritiktir ve kritik; tehlike ve bunalımla eş anlamlı bir kelimedir. Eleştiri yapan kendi rasyonalitesiyle tezat bir duruma karşı koruma refleksi gösterir.

Bu refleks bazı kişilerde obsessive (saplantılı) bir hal alabilir. Bu durumu genellikle kendi eksiklikleri konusunda güvensiz olan insanlarda görüyorum. Eleştirmeyi tırnak yeme takıntısına dönüştürmek pozitif değişimleri gözden kaçırmanıza neden olur. Bu durum gelişim göstermenin önünde de büyük bir engeldir. Mesela siyasi arenadaki muhalifler bu hastalıktan muzdariptir. Gözlemleyin; hiçbir muhalif azınlık oy oranını dikkat çekici oranda arttıramamıştır. Eleştiri bu grupların o derece takıntısı haline gelmiştir ki, pozitif değişimleri görme ve anlama yetilerini kaybetmişlerdir.

Eleştirin, eleştirmekten vazgeçmeyin! Ancak eleştiri takıntısının kurbanı olmayın.

Daha iyiye ikna sanatı

Pazarlama (Marketing) genel kanıya göre müşteri kazanıp elde tutma ve onu tatmin etme mesleğidir. Evet bu cycle yıllardır birçok şirket için çalıştı. Pazarlama süreci boyunca kullanılan kalıplaşmış aşamalardan sonra işletmeler kar elde ettiler. Ancak çok azı güven ve kimlik oluşturabildi.

Pazarlamanın ne olduğuna dair genel kanının fazla yüzeysel olduğuna inanıyorum. Bana göre pazarlama; tüketicinin ilk bakışta faydalı olduğunu anlaması olası olmayan bir ürünün/hizmetin neden faydalı olduğuna ikna etme sanatıdır.

Pazarlama bir bakıma toplam faydaya ikna odaklı çalışmak demektir. Bu çalışmayı ne kadar başarılı yaparsanız kalıcı güven kazanmanız ve kimlik oluşturmanız o kadar mümkün olur. İnsanlar daha iyiye ikna edildiklerinde ikna ediciye güvenirler ve her ikna süreci ikna olanı değiştirir. Son kertede kimliklerini şekillendirir.

Apple ve Tesla bunu çok iyi yaptı. Daha faydalı olanı öne sürüp “Neden farklı bir yoldan gidelim ki?” diye sordular.

Distopya

İnsanların distopik senaryoların cazibesine kapılması ve ilgili kehanetlerin peşinden koşmasının nedeni çok açıktır: Ölüm. Aslında herkesin hayatı bir bakıma distopik bir sona doğru ilerler. Bu son ne kadar çok paylaşılır ve dramatize edilip içine anlamlar yüklenirse o kadar katlanılabilir hale gelir.

Hiç dünyaca ünlü bir müzik gurubunun tek kişiye konser verdiğini gördünüz mü? Yada şampiyonalar ligi futbol finalinin bir kişi tarafından izlendiğini? Her ne kadar yalnızlığı ve kişisel alanımızı sevsek de bizi mutlu eden on eylemden dokuzunu paylaşarak ve toplu halde yapıyoruz. Ölüm için neden farklı düşünelim ki? Hepimizi yok edecek devasa bir meteor veya küresel nükleer bir felaket dururken neden tek başımıza ölelim?

Distopya arzulamak suç değildir. Bu bizim doğamızda var. Lakin distopyanın oluşması için çalışmak sağlıksız bir beynin göstergesidir.