Büyüklük hastalıktır

Dünya’da 8 milyara yakın insan yaşıyor. Bu pastanın %70’ni 20 ülke paylaşıyor. Geri kalan %30’a “diğerleri” diyebiliriz. %70’lik dilimin %40’ı Çin ve Hindistan’ın elinde. Bu tabloya baktığınızda eğer nüfus büyüklüğü (çokluk) sizin denkleminizde ana değişkense geleceğin hangi ülkelerin elinde olduğu malumunuz olur. Ancak değil.

Büyüklük takıntımız bana göre evrimsel bir defect (kusur/arıza). Bazı ülkelerin (Türkiye maalesef bu kervanda) geleceklerini büyümeye bağlamış olmaları kendi ve dünya refahı/geleceği için büyük bir sorun.

Büyük ve kalın olmanın aslında cool olmadığını dünyaya en iyi şekilde dikte edenlerden biri Jobs’tu. Asıl meselenin efficient (verilmli) olmak olduğuna son 10 yılda tanıklık ettik.

Bunu idrak eden toplumlar hızlı hareket etme kabiliyeti ve koşulların değişimine karşı hazır bulunma durumuna ulaştılar. Unutmayın, mobil -hareket halinde- olmak bizim türümüz için yaşamak demektir.

“Nerede hareket orada bereket!” ürettiğimiz ama unuttuğumuz kadim bir bilgi.

Kimlik sorunu

İnsanın hayatı boyunca -bilinçli veya bilinçsiz- şu sorunun peşinden koştuğunu düşünüyorum: “Ben kimim?”

İnsanlık olağanüstü bir evrim geçirdi. Bin yıl önce sadece asker, demirci ve tüccar gibi yalın aidiyetlerimiz vardı. Bugün ise özellikle şirketlerce dayatılan sayısız ve tutarsız kimliklerimiz var. “Ben kimim?” sorusu artık arapsaçına döndü.

Bu _trend’_ten soyutlanmamız mümkün değil. Ancak kendimizi somutlamamız mümkün. Bunu faydacılık ile gerçekleştirebilirsiniz. Eğer ihtiyacınız varsa markaların ve sosyal medyanın size dayattığı kimlikleri kullanın ancak bu kimlikler üzerinden bir ideal/amaç inşaa etmeyin. Eğlenin ama bağımlı olmayın. Sanallaşın ama rasyonellikten ayrılmayın.

İyilerin takımı

İnsanlığın çoğunluk olarak iyi tarafta olduğunu düşünüyorum. Bu Yüzüklerin Efendisi melodramı ile yazılmış bir cümle değil. Şöyle bir düşünün: İnsanlık olarak tarih boyunca kabileler, aşiretler oluşturduk. Bunu çeşitli alanlarda yaptık. Spor takımlarından, müzik gruplarına ve hatta Ay’a çıkacak ekiplere kadar takım olduk. İyiler olarak bu tribe kafası bizi bugüne; yani insanlığın teknoloji, refah ve düzen olarak ulaştığı en üst noktaya getirdi. İyiler çoğunlukta olmasaydı bunlar gerçekleşemezdi. Bunu inkar edemeyiz.

Bir şirket veya üniversite bünyesinde bir kayak gurubu olabilirsiniz hiç fark etmez! Tribe olmanın değerini bilin ve bunu iyilik için kullanın.

Verdiğimiz sözleri tutmuyoruz

Türkiye’nin içinde bulunduğu darboğazı yapısal bozukluklar, sosyal krizler ve eleştirel retrospektifle açıklayabilirsiniz.

Bugün iş dünyası olarak yaşadığımız sıkıntılara baktığımıda çok temel bir eksiklik görüyorum: Verdiğimiz sözleri tutmuyoruz.

Mesela devlet başkanı “Uber bitti. Artık öyle bir şey yok!” demişti. Uber çalışıyor. Bu söylem her ne kadar basit bir siyasi manevra olarak gözükse de sözün bu kişinin dilinde bir itibarı olmalıdır. Ancak maalesef yok. İş dünyası neden farklı olsun ki?

Türkiye olarak verdiğimiz sözleri tutmuyoruz. O yüzden bu haldeyiz.

Unutmayın; söz koşulların değişebilme ihtimaline karşı güvencedir. Şirket olarak seviyenizi ölçmek istiyorsanız verdiğiniz sözlere bakın yeter.

Pazarlık

Pazarlık insanın otonom kazandığı özelliklerden biridir. Emekleyen bir çocuk arzuladığı bir şeyi elde etmek için ağlar ve sus payı için pazarlık yapar. Bu cycle insanın hayatı boyunca aynı mantık düzleminde devam eder. Bu otonomi alım ve satışta farklılık gösterir.

Alım yapan pazarlık stratejisini ürünü değersizleştirme üzerine inşa eder. Eğer ürün emek yoğunsa saldırılan “fiyat”, teknoloji yoğunsa hedef “özellik” olur.

Satıcı olarak her iki durumda da pazarlığı etkin yapabilmeniz için şu soruyu sormanız gerekir: X fiyattan sattığınız ürün alıcıya geçtiğinde değeri ne olacaktır?

Ağlamanın şiddeti ne kadar çoksa vereceğiniz sus payını o kadar düşük tutun!

Odak

Neye odaklandığımız kim olduğumuzu gösterir. İnsanlar genellikle odaklandıkları unsurlar üzerinden konuşur, kendini gösterir ve eylemlerde bulunurlar. Ekseriyetle de konuyu değiştirmemekte ısrarcı olurlar. Hep o konuşulsun, her tartışma, her eylem aynı odak noktadan dönsün isterler çünkü manen o odaktan beslenirler. Kimi varoluşun gizemlerine, kimi paraya, kimi sanata, kimi cinselliğe odaklıdır.

Hedef kitlenizi bu odak noktaların demografisini çıkartarak tespit edebilirsiniz. Bugün özellikle sosyal medya bunu yapabilmeyi inanılmaz şekilde kolaylaştırdı. İnsanların odaklandıkları konular açık şekilde ortaya döküldü. Bu platformları kullanın ve rafine içerikler üretin.

Ucuz takaslar

Bir emtianın değiş tokuş edilmesine para son verdi. Aslında takas/bartır çok bariz bir ticari ilişkidir. Mesela değişim yapacağınız emtianın bir koyun olduğunu düşünelim. Bu malın bir alım gücü -para- olarak değeri oldukça reeldir. Harcanan zaman, emek ve hammadde bellidir. Karşılığında talep ettiğiniz mal/hizmet de aynı ölçüde reeldir. Bu iki mal benzer terazilerde, aynı değerlendirme kriterlerine tâbi tutularak tartılır ve takas edilir.

Bugün çalışarak, ticaretle veya şansla kazandığımız parayı bir hizmet veya mal almak için kullandığımızda aynı netlikte değerlendirme yapma olanağımız yoktur. Her şeyden önce paranın bir emtia olarak değeri belirsizdir ve neredeyse her dakika değişmektedir.

Diğer taraftan emeği belli değeri belirsiz paramızla takas yaptığımız (satın aldığımız) ürünlerin çoğu gerçek mal değerinin çok üzerinde hayali bir Eco-Matrix’te fiyatlandırılmaktadır.

Her gün emek veya bilgi yoğun kazandığımız parayı (emtia) kolay, ucuz ve hayali takaslarda kaybediyoruz.

Kötü slogan

Yakın zamanda İstanbul’da mobilya sektör fuarı gerçekleştirildi. Ham maddesi ağaç olan katılımcı bir firma şu sloganı atmıştı: “Ağaca saygı, yaşama saygı demektir.”*

Çevrecilik sloganlarda nadir işe yarar. İşe yaradığı zaman çok etkili olur. Bazı zaman anlaşılmaz ve haliyle zararsız ve faydasızdır. Çoğu zaman ise örnekteki gibi kaş yapayım derken göz çıkartır.

Doğanın hassas kaynaklarını tüketen örnekteki şirketseniz, rasyonel olmayan bu tarz bir sloganla iletişim kurmaktansa ürünü kullanan tüketiciniz ile sorumluluğu paylaşmak daha isabetli olacaktır.

*TOBB’un Orman Ürünleri Sektörü raporunda bu firmanın da içinde bulunduğu grubun yılda 125 milyon metreküp ağaç kapasitesi işe çalıştığı belirtiliyor.

Satıcının yapmaması gereken 5 şey

8 yıldır satış ve pazarlamada eş zamanlı çalışıyorum. Net olarak söyleyeyim; müşteri ilişkileri açısından en çirkin pozisyon satıştır. Samimiyet kursanız dolandırdığınız düşünülür. Fazla resmiyet -özellikle ürkek alıcılar için- güvensizlik yaratır ve çoğu zaman ilgisizlik olarak değerlendirilir. İki durum birbirinden paylıdır ve beslenir. Ortası yoktur.

Türkiye’de ise çarşı kültürünün etkisinde gelişmiş/yetişmiş sektör; ısrarcı, laubali, dikkati dağınık, çabuk parlayıp hızlı sönen ve yapmacık satıcılar yetiştirdi.

İyi bir satıcı 5 şey yapmaz:

  • Gerçekleştiremeyeceği sözler vermez.
  • Ürünü koruyucu aileye evlat veriyormuş gibi sahiplenmez.
  • Uyguladığı indirimi satmaya çalışmaz.
  • Alıcı ile hiçbir koşulda duygusal bağ kurmaz.
  • Alıcıya iltifat etmez.

Herkesi mutlu edemezsin

Jon Snow üstün bir basiret göstererek yabanıllar (Özgür Halk) ile uzlaşma yoluna gitmişti. Bu karar hayatlarını yabanılları durdurmaya adamış gece nöbetçilerini öfkelendirmiş ve darbe yapmaya sevk etmişti.

Liderler bazen herkesi mutlu etmeyen doğru kararlar alırlar. Çoğu zaman aldıkları kararlar birilerini üzer. Bu bir kuraldır: Herkesi her zaman mutlu edemezsiniz.

Tutucuların Jon Snow’un kararını anlamasını ve sağgörülü davranmalarını beklemek doğru değildir. Bu mümkün de değildir. Bazen doğru kararlarınız bazıları için yıkıcı ve anlamsız sonuçlar doğurur. Bu kişilere karşı savaş açmayın. Bu kişileri anlamaya çalışın.

Liderlik sezi ve anlayışın füzyonudur.