Sahibini utandırmayan kehanet

Kehanetlere tutkumuz irrasyonel ve kolaycı yapımızdan kaynaklanıyor. Batı bu zaafiyetlerin suistimal edildiğini 17. yüzyıldan sonra fark etti. Takip eden yıllarda sistematik düzenlemeler yaptı. Biz hala aynı irrasyonel kısır döngü içindeyiz.

Kehanetin sahibi anlam dolu bir sayıya denk gelecek o yılda her şeyin çok güzel olacağını iddia eder ve fakat hangi koşullarda bunun gerçekleşeceğini belirtmez. Bu kehaneti ortaya atan kişiyi kehanet fos çıktığında sorumlu tutamazsınız. Nedeni; bu kehanetin tüketicisi için maliyetinin sıfır olmasıdır. Bedavaya alınan ürün çalışmadığında iade edilmez.

Her sözleşmenin, her ticaretin ve hatta alacağınız her kararın bir maliyeti vardır. Maliyet göstermeden kazanç vaat eden kehanetlerden uzak durun.

Özelleştirmeden önce sadakat

Tüketici özelleştirilebilen ürün yerine hazır ürünü tercih eder. Bu çok belirgin bir davranış biçimidir. McDonald’s’ın menüleri veya Starbucks’ın kahve çeşitleri buna bir örnektir. Tüketicinin “az turşu” veya “double shot kahve” talebi belli bir deneyim sürecinden sonra gelir. Bu süreç bazen yıllar alabilir. Tüketiciyle kurduğunuz ilişki ve oluşturduğunuz kısayolları yeni ihtiyaçlar ekseninde güncellemek bu deneyim süresini uzatacaktır.

Özelleştirilmiş (Customized) ürün ana konsept kabul gördükten çok sonra devreye sokulmalıdır. Aksi takdirde sadakat kazanamazsınız.

Arabesk

Fransız kökenli bir kelime bu. Karamsarlığı konu eden Arabi müzik demek. Hiç müşterisi olmadım. Tabi her şeyden önce karamsarlıktan nefret ediyorum. Hatta karamsarlığın kültürleştirilmesi karşısında faşistleşebilirim. Diğer taraftan irrasyonel, sadist ve yenilgiyi kabul eden bir kişiliğim yok.

Son İran ziyaretimde 3-4 saatlik araba yolculuğu yapmak durumunda kalmıştım. Azeri şoför İbrahim Tatlıses hayranı biriydi. Yolculuk boyunca İbo’nun 50’nin üzerinde şarkısını dinledim. İki şeyin gerekliliğini fark ettim: Birincisi; birileri bu kültün ürettiği içeriği akademik düzeyde incelemeye almalıydı. İkincisi; bu kültün oluşturduğu miras enstitü seviyesinde kontrollü bir şekilde yok edilmeliydi. Birincisi bize toplumun psiko demografisini verecektir, bu çok önemli bir veridir. İkincisi bu kültün gelecek nesillere olası tahribatını önlemek içindir.

Şarkıların ekserisi aldatılmış, yenilmiş ve dolandırılmış bir gerizekalının kaybetmekte ısrar etmesini konu ediyor. Bakın mutlu şarkılarda bile (3 tanesini dinledim) kahraman ya kaybediyor yada röntgenci. Örnek olarak “Mavi Mavi” şarkısında çoşkulu bir girişle tam yılların özlemi son buldu derken şu mısra geliyor: “Şu gelen kimin yari?” Kahramanımız yine loser.

Evet, gerçekler acıdır. Evet, bu dünyada kesintisiz mutluluk yoktur. Evet, zafer her zaman mümkün değildir. Evet, acı çekmek olasıdır. Ancak tüm bu olumsuzlukları bir huya dönüştürmek ciddi psikolojik sorunların varlığını gösterir.

Genç neslin bu loser kafasından uzak tutulması ve korunması gerektiğini düşünüyorum.

Klinik bir vaka

Akvaryum tutkunlarını hiç anlayamadım. Aslında benzer türlerde farklı hayvan koleksiyonları oluşturanları da anladığım söylenemez. Bir kuşun yaptığı en önemli iş uçmakken onu kafese hapsetmek en hafif tabiriyle zulümdür. Bu bir atı atlı karıncaya bağlayıp tek eksende ölene kadar döndürmek gibi bir şeydir. Ata bunu yapsanız dünyayı ayağa kaldırırsınız.

Peki niye kuş ve balıklar için aynı tepkiyi göstermeyiz? Her ne kadar toplam faydayla ilgili hastalıklı tutumumuz ana faktör olarak gözükse de cevap fiziksel boyutta gizlidir.

Fillere, zürafalara, gergedanlara gösterdiğimiz ilgi veya dinazorların varlığını tüm risklere rağmen arzulamamızın arkasında fayda değil boyut takıntımız yatıyor. Bu takıntı bana göre homo sapiens için klinik bir vakadır.

Unutmayın; yaşam ve var olma noktasında sineğin attan ve kuşun insandan farkı yoktur.

Dünya büyüktür

Dünyayı belirli bir zümrenin, bir tarikatın veya bir ailenin yönettiğine dair komplo teorilerine hiçbir zaman itibar etmemişimdir. Bunun birçok açıdan mümkün olmadığına inanıyorum. Her şeyden önce dünya çok büyüktür.

Osmanlı üç kıtaya ve dünya ticaret yollarına hakimken uzak denizleri unutabilmiş hatta tüm hegemonyasına rağmen Kıta Avrupasında kalıcı olamamıştı. Kraliçe Victoria Avrupa’yı torunu haline getirmiş yine de imparatorluğunun yıkımını engelleyememişti. Yahudiler geliyorum diye bağıran soykırımı öngörememişlerdi. Amerikalılar Vietnam’da ve Irak’ta fiyaskoya uğramışlar, 11 Eylülde kalplerinden vurulmuşlardı. Ve saire, ve saire…

Dünya bizim onu algıladığımızdan daha büyüktür. Bugünkü iletişim araçlarıyla Glocal (Global+Local) bir hal almış dünyada bile ülkeler birçok açıdan hala kendi başlarına ve yalnızdırlar.

Size tavsiyem; sorumluyu bu gezegenin uzaklarında değil ekseriyetle kendi mahallenizde arayın.

Kaos

Kaos yabancıdır, korkutucudur ve düşmandır. Kaos anlamlandıramadığınız oyunların sergilendiği bir sahnedir. Rol biçmeden her an ipiniz çekilecekmiş korkusuyla repliksiz oynatan bir yönetmendir. Bu bir bakıma özgürlüktür, istediğinizi söyleyebilir ve çığlıklar atıp sahnede koşturabilirsiniz. Evet, kaos özgürlüktür. Ahmaklar için sonu kesin ölüm olan bir özgürlük.

Düzenin, öngörülebilirliğin ve değerin olmadığı yer kaosa aittir. Buradan ancak bir bilge; sorumluluk, taviz ve olgun içgüdülerle çıkış yapabilir. Aksi halde kaos gerçekliğinize dönüşür*. Çünkü kaos simülasyondur.

*Ekonomik kaosun gerçekliğinize dönüşmemesi dileğiyle…

Değişin!

Bu hafta Apple haftasıydı. Apple sektöre kattığı yeniliklerden çok sırtımıza yük olmuş gereksizliklerden bizi kurtardığı için sevildi. “Bu gereksizlikleri niye çoğu şirket göremedi?” sorusunun cevabı basit: Alışkanlıklar.

Birçok sektör alışkanlıklarından vazgeçemediği için kendini güncelleyemez. Araçları tabulaştırmak ve sorgulamadan kullanmaya devam etmek hantallaştırır. Hatırlarsanız Apple 2013’te iOS 7 ile arayüzünü sadeleştirdiğinde kullanıcılar çıldırmıştı. Hatta 4 yaşındaki Jack’in ağlayarak bu geçişi kabullenemediği video 3 milyon kişi tarafından izlenmiş ve viral olmuştu.

Evet değişimler zordur. Ancak kısayolları sadelik, estetik ve işlevsellik rehberliğinde aramaktan vazgeçmeyin. Bilgisayar programcılığının öncülerinden Grace Hooper’ın şu sözünü çerçeveletin: “Bir dildeki en tehlikeli cümle: ‘Biz hep bu şekilde yapıyoruz’ cümlesidir.”

Marka tuzağı

Marka olmanın yollarını anlatan kitapların çoğu para tuzağıdır. 12 maddelik öneriler, niçinlerle nasılları şiirsel dille anlatan sunumlar ve daha birçok kafiyeli gevezelik… Bu içerikleri üretenler ve ilgili kitapları yazanlar çoğunlukla bir marka bile yaratamamış kişilerdir. Yani bu açıdan kendilerine bile faydaları dokunmamıştır.

Geçenlerde bir arkadaşım Unilever CMO’su Keith Weed’in şu sözünü paylaştı:

“A brand without trust is just a product.” / “Güven vermeyen marka sadece üründür.”

Büyük laf.

Bu önermeden hareketle şunu söyleyebilir miyiz: Ürün güven veriyorsa markadır. Yanlış. Marka güven vermeli midir? Tabiki. Lakin “güven” marka olmanın sebebi değil ancak sonucu olabilir.

Apple güvenimizi kazandığı için marka değildir. Apple teknoloji bariyerlerini yıktığı için markadır. Apple yepyeni bir dijital çağ başlattığı için markadır. Apple sunduğu yenilikler “Bu benim aklıma gelmişti” dedirtmediği için markadır. Apple şaşırttığı ve heyecanladırdığı için markadır. Evet, sonuç olarak biz Apple’ı seviyoruz ve ona güveniyoruz. Güven ve sevgi gibi kavramlar Apple dijital devrimlerinin sonucudur.

Marka olmakla ilgili okuduğunuz tüm mottolara veya Simon Sinek usulü süslü sunumlara tapınmaktan vazgeçin. Marka olmak, Apple olmak, devrim yapmak gerektirir. O da boş lafla ve klişelerle olmaz.

Her şeyi doğru yaptık ama battık. Neden?

Bazı girişimler birçok açıdan mükemmel olmasına rağmen neden başarısız olur? Ürün kayda değer bir sorun çözmekte, apaçık doğru bir iş modeli çalıştırılmaktadır lakin sonuç hezimettir. Niye?

Bu şekilde sonuçlanmış birçok girişimi incelemiş biri ve bir girişimci olarak ürünün kabul görmesinde görünmez/bilinmez faktörün -çoğu zaman- eğitim olabileceği kanısındayım.

Mesela arabalarımızdaki emniyet kemerlerini bir girişim olarak Türkiye pazarında kısaca değerlendirelim.

-Ürün standart bir donanım olarak her araçta bulunmaktadır.

-Yapılan testler kemer kullanımının ölüm veya ciddi yaralanmayla sonuçlanabilecek kazalarda riski %50 oranında düşürdüğünü göstermektedir.

-Kullanım açısından sürüş konforunu etkileyecek bir durum söz konusu değildir.

-Kullanım maliyeti sıfırdır.

-Araç üretim arızası nedeniyle oluşan kazalarda tazminat oranı kemer kullanım durumuna göre belirlenmektedir.

Tüm bu faktörlere rağmen Türkiye’de ön koltuk emniyet kemeri kullanım oranı %25,2’dir. Her açıdan doğru geliştirilmiş ve inanılmaz faydalı olan bu ürün Türkiye pazarında başarısızdır. Aynı ürünün ABD’de kullanım oranı %90 seviyelerindedir.

İki pazarı tüketim noktasında birbirinden ayıran eğitim seviyesidir.

Harika ürününüz eğitilmemiş bir pazarda şempanzenin elindeki iPhone kadar değersizdir.

Sanal gerçeklik

Bu kavramı ilk defa 1996 yılında Jurassic Park’ı izlerken duymuştum. 10 yaşındaydım.

  1. Dünya ülkesi olarak teknoloji ile 2004 yılından sonra merhabalaştık. Ekşisözlük’te sanal gerçeklik ile ilgili ilk entry kuruluşundan 2 yıl sonra 2001 yılında girilmişti. O yıllarda olayı hala tam olarak anlamadığımız açıktı.

Bu çok normal. Biz 1960 yılında darbe yapıp seçilmişleri asmanın derdindeyken, ABD uzaya ilk meteoroloji uydusunu fırlatıyordu. Morton Heilig adlı Amerikalı film yapımcısı 1960’ların teknolojisiyle sanal gerçeklikte Brooklyn sokaklarında motorsiklet sürdürüyor ve hatta koku duyunuzu bile işin içine katacak Sensorama adlı ürünü üretiyordu.

Yani biz zamanı anlamaktan çok uzaktayken onlar geleceğimizi şekillendiriyor ve kültür ihraç ediyorlardı. Bizim için ise ithal ettiğimiz kültür en az teknolojinin kendisi kadar sanaldı.

Bugün marka olmaya çabalayan çok sanayicimiz ve hizmet üreticimiz var. Bunlara fazla yüklenmeyin. Bu şirketlerin dünya markası ürünler üretmeden önce toplumumuzun ortak ve özgün bir kültür üretmesi gerekir.