Konu tuvalet

Tuvalette “Lütfen temiz bırakalım!” yazısı, bir sorumluluk paylaşma hareketidir.

Koşulların ve imkanların sınırlı olduğu uçak ve okul gibi alanlarda bu uyarıyı anlarım. Ama Opet bunu yazarsa, anlamam. Öncelikle, bu bir sosyal sorumluluk mesajı ya da kamu spotu değil. Opet’in bize terbiye dersi vermesine gerek yok. Ayrıca, “Tuvalet temizlik frekansımız sorunsuz; az önceki görgüsüz yüzünden bu tuvalet pis” diye düşündürmesi de uygun değil.

Eğer iş modelin Starbucks veya benzeri restoranlar gibi tuvalet hizmetini ücretsiz sunmayı gerektiriyorsa, bunu regülasyonlar çerçevesinde düzgün şekilde yap. Gerekiyorsa her 15 dakikada bir temizlet. Eğer böyle bir yükümlülüğün yoksa, o zaman ücretli yap ama yine temiz tut. İlkokul öğretmenimiz gibi davranman hoş değil. Zaten yeterince gerginiz…

Dikkat dağıtma

Pazarlamanın en hevesli olduğu konu dikkattir. Ancak dikkatin mahiyeti, amacı ve sürekliliği çok önemlidir. Ayrıca her zaman dikkate ihtiyacımız olmadığını da bilmek gerekir. Çünkü dikkat çekmek için Sur’a üflediğinizde, kimleri bir araya getireceğinizi kestiremezsiniz. Eğer dikkat, sizin dikkatinizi dağıtacak içerikleri hasat ediyorsa, o dikkat değersizdir.

Sürekli dikkatin peşinde koşanlar sadece Pazarlama yapmamakla kalmaz, aynı zamanda kötü bir Pazarlama da yapmış olurlar.

“Hadi ‘yaratıcı’ olup dikkat çekelim!”

Tamam, neden?

Bu soruya “Çünkü…” ile cevap veremezsiniz..

Brainrot=Creative

Oxford her yıl “Yılın Kelimesini” seçer. Merriam-Webster da aynı şekilde. Apple, yılın uygulamasını; Times ise yılın insanını…

Genelde objektif ve pozitif seçimler yapılır.

365 gün hatırı sayılır bir döngüdür ve gereklidir. Ancak döngü sadece 365 günle bitmez. Game of Thrones 8 sezon sürdü. iPhone 16’ya kadar geldik. Bazı kavramlar, ürünler ve fikirler peşimizi 365 gün bitince bırakmaz.

Yıllardır peşimizi bırakmayan kötü kavramlardan biri “Creative”dir; yani yaratıcı. Çoğu kullanımda içi boştur, özellikle pazarlama kamuflajıyla ortaya atıldığında. Daha önce de yazdım: Pazarlama yaratıcı olmak zorundadır. Reklam ajansları da öyle. Ressamlar da öyle. Müzisyenler de öyle. Neredeyse her meslek. Bu, birçok zanaat için olmazsa olmazdır. Ancak öne çıkarılacak bir varlık, yani asset, değildir. Özellikle pazarlama yaptığını iddia eden kişiler için yaratıcı olmadan önce: İş bilmek, ürün odaklı düşünmek, ticaretin temel saiklerini anlamak, araştırma-geliştirmeye aşina olmak ve tüketici eğilimlerini okuyabilmek gerekir.

Creative, viral… Bugün var yarın yokçuların işidir.


2024 Yılın Kelimesi Seçimleri:

Oxford: Brainrot (Beynimizi yoran kalitesiz internet içerikleri).

American Dialect Society: Enshittification (Çevrimiçi platformların kaliteyi düşürmesi).

Merriam-Webster: Polarization (Kutuplaşma).

Bir ürün

“Bir ürünle olmaz abi, çeşit olacak…”

Çok sıkıcı bir argümandır.

Olur.

Mehmet Efendi kahve satıyor, Crocs’u kroks yapan bir tane terliği var. Tezgahı genellikle bir ürün coşturur ama tezgah coştu mu kendimize hakim olamayız. Hep söylerim, biliyorsun; her ne kadar kapitalizm monopolleri sevmez dense de, ona çıkan yollar her zaman cezbedicidir. Microsoft, Google, Starbucks, Nike- hepsi monopol olmayı denedi.

Ama hayır, hiçbiri 100 ürünle başlamadı.

Bir ürün yaptılar ve onu çok iyi yaptılar.

Bir ürünle olur.

Mahzun olma

Yapay Zeka’nın bazı işlerin varlığını ciddi ölçüde tehdit ettiği bir gerçek. Bu bir drama değil. Arabesk bir tavır takınmanın bir anlamı yok. Bu, kapitalizmin doğasında var. Yeni, eskiyi götürür. Telgraf gitti. Kodak gitti, Nokia gitti. Aynı dinamikler.

Herkes mesleği nispetinde bu değişimde pozisyon alırsa sorun yaşanmaz. Yazılımcı kendini güncelleyecek. Yaratıcı beyinler ise araçlarını çeşitlendirecek.

Ve ben, genel kanaatin aksine, Yapay Zeka’nın orijinal olanın değerine değer katacağını düşünüyorum. Çünkü bir noktada göreceksiniz ki her yer AI’ın ürettiği ürünlerle dolmuş olacak. Otantik olan mumla aranacak. Tıpkı güçlü klasikler gibi. Eğer bir zanaatkarsan, sakın tedirgin olma. Yaptığın işi yapmaya devam et. İyi olacaksın.

Bir sınıf meselesi

İşlenmiş gıdayı neredeyse hiç tüketmiyorum. Ülker veya Eti reyonundan kendim için en son ne zaman ürün satın aldığımı hatırlamıyorum. Bu, çaya şeker atmıyorum cakası değil. Sevmiyorum, samimiyim. Ancak bir istisnam var: Arada sırada Nutella Bisküvi yediğim oluyor.

Ülkemizin -özellikle İstanbul’un- bir fiyat krizi yaşadığı vaka. Gelin size benim Nutella ekonomimi anlatayım:

Bu ürün Migros’ta 304 gramlık paketi (içinde 22 adet bisküvi var) 299,90₺’ye satılıyor. Aynı ürünü bir Opet mağazasında 390₺’ye ve farkında olmadan Odayeri gişelerindeki Aytemiz istasyonunda 500₺’ye satın aldım.

“Deli misin kardeşim, bir bisküviye 22,72₺ verilir mi?” dediğinizi duyuyorum. Fiyatına bakmadan aldım. Kasa o kadar yoğundu ki sırayı meşgul etmemek ve kasiyeri mağdur etmemek için ses çıkarmadım. Boğazımda düğümlendi, geçmedi tabi; o da ayrı mesele.

2 püskevit = IHE’den 500 g çok tahıllı ekmek

2 püskevit = 1 litre ayran

2 püskevit = 3 kg patates

2 püskevit = 1 kg portakal

2 püskevit = 200 g süzme beyaz peynir

2 püskevit = 1 kg salça

2 püskevit = 500 g makarna

2 püskevit = 200 ml 4 adet Beypazarı sade maden suyu

2 püskevit = 500 g şeker

2 püskevit = 750 g tuz

2 püskevit = 500 g pirinç

22 bisküviye karşı dolu bir market torbası. Bu aynı ürün İngiltere’de Tesco’da 161₺. Yani yarı fiyatına.

Bakın, yediğinizde size faydadan çok zararı olan bu ürünün ülkemizde bu şekilde fiyatlanması tamamen bir sınıf meselesidir. Ahlaksızlık veya nankörlük hafif kalır; bu ürünün bu koşullarda satılmasına neden olanlar bu ülkenin düşmanıdır.

Bahçeli, “O çocuk aklından geçiriyor: Benim de bir çikolatam, bir püskevitim olsa, anne bana niye almıyorsunuz diyor…” dediğinde tiye alıp alay etmiştim. Müthiş bir öngörü sahibiymiş kendisi(!)

Kim daha deli?

2017 Anayasa değişikliği deliceydi.

2018 kur krizi ve faiz kararları deliceydi.

Depremde yaşadıklarımız deliceydi.

Sabah saat 8.00’de karanlık olması delice…

Ama yayalara yol vermemen de öyle.

Her fırsatta imar affından köşeyi dönmen, trafikte ve hatta Starbucks’ta bile sırayı kırman, yerlere çöp atman: Hepsi delice.

Sen de delice davranıyorsun, hükümet neden farklı olsun ki?

Dolmayan boşluk

Ayaküstü bir sohbette arkadaş, “Boş işler, yalan dünya…” dedi. Çok duyduk, hâlâ duyuyoruz. Gerçekten öyle mi? Gerçek, gerçekten boş mu?

Hiç zannetmiyorum.

Bu topraklar, böyle böyle bu dünyayı yermekten bu dünyada yer edinemedi. Anlam, bu medeniyet için burada değil; o çok uzaklardaki vaatlerde saklı. Ona feda edilmiş. Motivasyon da bu. “Sahi, biz neden Ay’a çıkamadık!” demek safiyane olur. Deli misin? Bizim hedeflerimiz daha büyük, gözümüz daha yükseklerde(!)

Çünkü bu dünya boş.

E dolduramadığımız için öyle hissettiriyor olabilir mi? Olabilir.

Heves ve arzu

İyi bir pazarlamacının heves ve arzuları/istekleri birbirinden ayırabilmesi gerekir. Bu kritik bir beceridir çünkü ilk bakışta ikisi de aynı görünebilir. Ancak heves hızlı bir şekilde söner; çünkü ürünle değil, sahip olma arzusu ile ilgilidir. Sahip olunduğunda, bu süreç sona erer ve nesne anlamını yitirir. Örneğin, Dubai Çikolatası birçok insan için bir heves ürünüdür; ancak belki bazılarımız için uzun soluklu bir arzuya dönüşebilir.

Öykü, bu ayrım etrafında şekillenir. Eğer heves ile arzuyu birbirinden ayıramazsan, zaman kaybedersin.

Gündemin değil

Gündem vitrindeki dekor gibidir.

Arka planda olanlar her zaman daha fazla, daha karmaşık ve daha ilgisizdir. Birkaç gündür Türkiye olarak gündemimiz Suriye. İki-üç yıl sonra bu gündem hiçbirimiz için bir anlam taşımayacak. Çünkü bugün hiçbirimiz bu gündemin dinamiklerini belirlemiyoruz.

“Aman sen de, her gündem böyle değil midir(!)” diye düşünülebilir.

Hayır. Senin gündemin, gerçek gündemdir:

Verdiğin ama hala tutmadığın sözler, yaşının omzuna yüklediği dertler, işinin, eşinin ve dostunun durumu, hayallerinin hali vs. Bunların hiçbiri Suriye ile ilgili değildir ve hiçbiri ondan doğrudan etkilenmemektedir.

Gündemi belirlemek senin elinde.

Benimkini değil, kendi gündemini.

Bugün, “Keşke Covid gündemini daha çok takip etseydim, çok geri kaldım?” diyor musun?

Muhtemelen hayır.


Stokta kalan son kitaplar sahiplerine kargolandı. 30 sayfa, ilk bakışta hafif sıklet görünebilir; ancak satır araları, vermek istediği imajdan çok daha fazlasını barındırıyor. Buradan özellikle dört isme teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Jestleri ve güzel yürekleri için: Sevgili Ömer Dike, Hüseyin Serhan Bocutoğlu, Hasan Umar ve Çağan Kara.

Gönderileri çıkmamış iki arkadaşımız var: Kemal B. (t:19) ve Burcu M. (t:52). Yarın iletilecektir. Teşekkür ederim, iyi okumalar!