Talep ilkeldir

Bugün bir arkadaşım Hotlix isimli bir şirket paylaştı.

1980 yılında kurulmuş bu Kaliforniya markası böcekli lolipoplar, çikolata ve atıştırmalıklar satıyor.

Şaka değil. Şöyle ürünleri var:

Entomofaji böcekle beslenme pratiğinin adı. Afrika ve Asya’da yaygın.

Ve senin/benim ilgimizi çekmese de bir piyasası var.

Talep, çok kuvvetli bir araçtır.

Ve kendini pazarlamacı olarak tanımlayan çoğu kişi talep hasat eder ama yaratamaz.

O çok farklı bir boyuttur.

Çünkü temel ekonomik varsayım hatalıdır: Bizler kâr kovalayan, uzun vade odaklı çalışan rasyonel oyuncular değiliz. Bilgiye erişim ve onu işleme eğilimlerimiz çok kusurlu.

Taleplerimiz çok primitif, arzularımız çok körpe.

Çerçeveni daralt. İlkel düşün. Çünkü talebin endazesi ilkel.

“Tutmaz bu fikir (?)” diyenlere kulak asma. Düşün ki, biri 1980’den beri, Dünya’nın en gelişmiş ülkesinde böcekli lolipop satıyor.

Aç tezgahını.

Milli mi? (2/2)

İsimlerle ilgili uzun yıllara dayanana ilkesel bir görüşüm var:

İsimler uydurmadır ve sadece birer göstergeden ibarettir.

Amerika kıtası ismini İtalyan bir kaşiften, severek tükettiğin sandviç ismini İngiliz kontu* John Montagu’nun yeme alışkanlığından alır.

Tabi ki, kökenbilim (Etmiloji) önemli ve saygın bir uğraştır çünkü ‘anlam’ arayışı insanoğlunun hayatta kalma mücadelesinden sonraki en önemli konulardan biridir.

O kadar ki, bu mesele topluluklar arası çatışmaların teması bile olabilir.

Bunu tuhaf bir paranoyaya dönüştürmüş Yunanistan’ın maceraları jeopolitik Makedonya kavgasından, gastronomi takıntılarına kadar uzanır.

Özgünlük saplantısına ise ‘tescil’ önemli bir çözüm sunar ve fakat, saldırgan ve fikri mülkiyete saygı göstermeyen uluslar** hep var olacağından kesin bir çözüm değildir.

Bu noktada sahneye tüm ihtişamıyla inovasyon ve teknoloji giriş yapar.

Apple’ın veya SpaceX’in ismini aşırmak size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü bu şirketlerin değer zincirini koruyan uyduruk isimleri değil, enstitü ve ekiplerinin ürettiği inovasyon ve teknolojileridir. Ve bunlar kopyalanamaz ancak uyarlanabilir.

Türk Hava Yolları önemli bir markamızdır ancak çoğu iletişimci ve pazarlamacı arkadaşın çekince koydukları üzere gündem olan isim değişikliği ‘dramatik’ değil, sinir bozucu, gereksiz ve tesirsizdir.

Yarın Türk Hava Yolları’nın ismini Tulpar** olarak değiştirseniz; bu şirketin üstüne yük olacak pazarlama, avukatlık ve ofis giderleri dışında hiçbir etkisi olmayacaktır.

Yine bir Mısırlı yolcu, skyscanner.com üzerinden Kahire’den Milano’ya en uygun ve tek fiyat veren havayolu olarak Tulpar’ı bulacak ve biletini satın alacaktır.

Ülkemizin gezegenimize, THY’nin havacılık endüstrisine katkısı isimlerinin konusu veya ürünü değildir.

Hiçbir zaman olmamıştır.

Bu aşamada bunlara odaklanmak ancak gösteriş ve israfı telkin eden bir kültürün ürünü olabilir. Çok yazık.

*İngiltere’nin güneydoğusunda bulunan Sandwich kenti.

**Çin gibi.

***Tulpar

Milli mi? (1/2)

Techno-nationalism (Teknoloji milliyetçiliği) önemli bir tartışma konusu.

Biliyoruz ki, inovasyon ve teknoloji ülkeleri on adım öne taşıyor. Öncü ülkeler ise bu avantajları korumak ve paylaşmamak için daim bir savaş durumu telaşıyla harlanıyor.

Normal.

Anormal olan bunu sıfır toplamlı bir oyuna dönüştürmek.

Bir aklıselim; vatanseverlik ve milliyetçiliğin karşısına topluluğu, ekolojiyi ve sistemi koyabilir. Kazan-kazan ihtimali hep mümkündür.

Mesela Afrika’yı ele alın: Nüfusu önümüzdeki 30 yılda 1.2 milyar kişi artışla 2.5 milyara yükselecek. Bu kıtanın gelişmemesi göç dalgalarının artarak devam edeceği anlamına gelecek.

Bu durumda, hangi -rasyonel- batılı vatansever bu kıtaya teknoloji ihracını kısıtlamak isteyebilir?

Şu çok açık: Doğru ve yanlış, iyi ya da kötü, etkili veya etkisiz gibi kıyaslar dünya görüşü süzgecinden geçiyor.

Neyin adil, neyin acil veya neyin hikmet dolu olduğu hakkında bakış açılarımız farklı.

Bu çerçevede yarınki devam yazımda; Made in Turkey’den Türkiye’ye ve Turkish Airlines’tan Türkiye Hava Yolların’a geçişi tartışacağım.

Beklerim.

Değer mi?

Değer üzerinde kolayca uzlaşılabilcek bir kavram değildir.

Paranın, elmasın, altının ve diğer emtianın değeri, değerinin oynaklığı spekülasyona açıktır.

Geri kalanımız için bir anlam ifade etmeyen, sadece kişi veya bir gruba has, manevi değeri yüksek ürünler de vardır.

Bir şeyi değerliyken (Su gibi) değersiz veya değersizken (NFT* gibi) değerli hale de getirebiliriz.

Bu blogun görüşleri senin için değerli, denk gelen bir başkası için beş para etmeyebilir.

Değer mefhumu ihtiyaç-arzu kıskacında dövülüyor.

Bu iki yaklaşımı ise öykülerimiz ve anılarımız şekillendiriyor.

“Değer miydi?” sorusu hala gizemini koruyor.

Çok kişisel ve subjektif.

Ve pazarlama için harika bir başlangıç noktası.

*Bunu birilerinin Bill’den duymasına gerek vardır. Çünkü birileri için Bill’in fikirleri değerli.

Yanıtla ilgili

En kötü yanıt, yanıt vermemektir.

Nasıl bir geri dönüş, yaklaşım veya mesaj aldığın fark etmez; cevap vermen gerekir.

Karşılık vermemek saklanmak ile ilgilidir.

Neden saklandığın ise açığa vurduklarından daha çok konuşur.

Saklanmak amatörlerin işidir.

Problem

Problemle ilgili beni bu hafta başı düşündüren iki önemli unsur:

Her problemi düzeltecek çözüm bugün yarından daha ucuzdur.

Her problemin çözümü vardır. Yoksa problem değildir.

Kısıtlar

Satranca baktığında 62 karelik alana sıkışmış 32 figür görürsün.

Katı kurallar içinde her figürün hareket kabiliyeti oldukça kısıtlanmıştır.

Ve tüm bu kısıtlamalara rağmen 10 Duodesilyondan* daha çok kombinasyon, ihtimal ve olasılık…

Mesafe, fizik, zaman veya sermaye kısıtın olabilir.

Bu olasılıkların kısıtlı olacağı anlamına gelmez.

Yap hamleni.

İnkarcılık

İnkarcılık gerçeklerle yüzleşme korkusunun bir ürünüdür. Şüphecilikten açık ara ayrılır.

Dennis Lehane’nin Zindan Adası; inkarcılığın alternatif gerçeklikler üreten bir hastalığa dönüşme sürecini işler.

Dürüst sorgulamaya ve anlamaya dayalı şüpheciliğin aksine inkarcılar kati suretle dinlemeyi reddeder.

Salgın, küresel ısınma ve benzeri konularda alternatif/hayali gerçeklikleri vardır.

Hikayeler, dış etkenler ve kültürel bağlantılar bizi bazen tahkikattan alıkoyabilir.

Sorgulamak ise değerli bir usuldur ve inkarcılık bir yöntem değil, bir çıkmaz sokaktır.

İki tür şikayet

En iyi şikayet etme yöntemi çözüm üretmektir.

En kötüsü konuşmak.

İkincisi ancak birincisini yapmaya cesaretin ve kabiliyetin yoksa sineye çekilebilir.

Ve genellikle çoğumuz birincisini yapmaya ehilken ikinci yolu seçer.

Dinle

Aslında neredeyse hiçbir zaman karşındaki kişinin tam anlamıyla fikrini dile dökmesini beklemezsin. Ve aslında hiç pratik etmediysen, bu bir bakıma imkansızdır. Çünkü daha ilk ifadede beynin fikir yürütmeye, yargılamaya ve infaza soyunur.

Birini gerçekten dinlemek üst düzey cömertlik gerektirir ki, bunu ücret karşılığında ancak bir terapist yapabilir.

Kardeşin kardeşi, eşin eşi, dostun dostu dinlemediği bir sosyalde ise şirketlerin bizi dinlemesini beklemek saflık olur.

Bırak dinlemeyi ne dediğimiz anlamaya bile zaman ayırmayan destek hatları; bizi 0 ile 9 arasındaki tuşlamalarla değerlendirir.

Çünkü bir ticari kuruluş için dinlemek sadece fokus değil taahhüt de gerektirir.

Bu taahhüt sözlerimiz arkasıdaki duygu, niyet ve deneyimi ölçmeyi gerektirir. Bu korkutucudur. Buna kapı aralamak sizi değiştirebilir.

Velhasıl, şirketlerin ekserisi dinlemekten çekinir. Çünkü değişmekten çekinir.

Değişim korkutucudur. Dinlemekle başlar.