Ne alaka?

İlginin olmadığı yerde ilginç sadece dikkat dağıtır. Çünkü alakalı* değilse, amaçsızdır. Uygulanabilir değildir.

Birilerinin hep dikkat çekmeye ihtiyacı olabilir ve bu belli bir müddet prim yapabilir. Ancak alakasızlık iki tarafı da hızlı şekilde yoracaktır.

Çok ilginç bir öykü anlatabilir, enteresan bir siyasi tirat döşeyebilirsin**:

Eğer alaka/ilinti kuramıyorsan, boşa kürek çekiyorsun demektir.

*Relevant.

**Ülkemizin siyasi gündemi tam bir “Ne alaka…” safhasındadır.

Refleks

Pasaport sırasında önümdeki çocuğun minik sırt çantasından oyuncağı düşüyor. Eğilip elimdeki bir paket M&M’s ile birlikte uzatıyorum. Gülümsüyor.

Annesi bu organik anı: “Teşekkür edelim abiye!” klasiğiyle tuhaf bir ana dönüştürüyor. Çocuk, teşekkür edemiyor. Anne, ısrar ediyor. Ben, pişman oluyorum. Bu ebeveynin geliştirdiği refleksin çocukta çalışmaması örneği. Çünkü bir insana esneme anında ağızını eliyle kapatmasını öğretemezsin. Bu tepke zamanla ve tercihen öğrenilir. Eğer çocuğun, bir refleks olarak minnet ve şükran duysun istiyorsan kafası ödülle karıştığı o an doğru an değildir. Ve aslında buna ihtiyaç da yoktur.

Tüketicinin de refleksleri vardır. Mesela sen, blogun müdavimi olarak bu yazının artık nereye varacağını kestirebiliyorsun. Bu kazanılmış bir reflekstir. Refleksler işe yarar. Kısa yollar üretir ve bazen çıkmazların içinden kurtarır. Ama refleksiz gözlem yapan kadar heyecan verici değildir.

Bu bloga ilk defa giriş yapmış sen gibi. Tıpkı elinde ödülü, heyecan dolu o çocuk gibi.

Ancak siz biz refleks sahiplerinin aksine yeni bir şey önerebilir veya üretebilirsiniz.

Pazarlamanın size ihtiyacı var.

Pazar dağıldı

Bu milenyumun başında biri “Yok abi, ben TV izlemiyorum…” deseydi “Vaktini nasıl harcıyor acaba?” diye sorardık.

Şaşırırdık. Düşünürdük. Bugün değil.

Birleşik Krallık’ta sadece 5 yılda TV’nin ev eğlencesindeki payı %35 geriledi. Vakit öldürmede aslan payı: Internet medya hizmetleri, sosyal medya, Seç-izle konseptler (Netflix, Disney) ve oyun dünyasınının elinde artık.

Hedef kitlen TV’de değilse bunların birinde veya birkaçında. O yüzden artık kitlesel yok.

ABD’de 1950’lerde TV’de hit olan nerdeyse herkese ulaşırken bugün %2’yi bile yakalayamıyor.

Artık istesen bile kitlesel olamıyorsun.

Pazar dağıldı, çeşitlendi.

%2’ye oyna.

"Hissedilen"

Gerçekler, olgular her zaman kısa yol değildir. Bazen anlaşılamaz ve karşı çıkılır.

Çünkü olgu/vaka* da olsa doğru yapıda/formda olması ve muhakkak dünya görüşümüze uyması gerekir.

24 °C senin için keyifli, bir Sudan’lı için soğuk hava olarak kabul görebilir

“Hissedilen…” bir form ve perspektif meselesidir.

Dikkate al!

Yoksa gerçekler ezilir.

*TDK: Varlığı deneyle kanıtlanmış şey.

Bizim hikayemiz

İnsanların bilimsel metodu geliştirmeleri on binlerce yıl sürdü.

Bilim dünyasının mikrop teorisini kabullenmesi ise yüzyıllarımızı aldı. Çünkü nasıl hasta olabileceğimizle ilgili kendimize anlattığımız öyküler kanıttan daha belirleyiciydi. Gözle görünmeyen bir organizma bize nasıl zarar verebilir ve dahası nasıl bulaşıcı olabilirdi?

İnsanların ekserisi için öyküler değişmeden kanıtların bir önemi yoktur. Çünkü birinin su üstünde yürüyebileceğine inanmış bir kişiye; aksi fizikle değil, ancak daha güçlü bir öyküyle kanıtlanabilir.

Çoğumuz “Fikrini değiştirmek için nasıl bir kanıt görmen gerekir?” sorusunun muhattabı değildir.

Ve unutma: En iyi öğretmenler, ebeveynler, patronlar ve pazarlamacılar harika birer öykü anlatıcılarıdır.

Haftanın notu

Bu haftanın iş özeti olarak kendime not aldığım 5 çıkarım veya öğüt veya direktif:

1- Hiçbir şey göründüğü kadar korkutucu değildir. Daha az korkutucudur.

2- Hiç kimse senin önemsediğin kadar önemsemez. En iyisi çeyreği kadar zorlamaz.

3- Dün moda olan bugün ilgisizdir. Kendini kaptırma.

4- Aşırıcılık mevzubahis iyi niyetse günah değildir. Aşırıcı ol.

5- Başarı uçlardadır. Herkes durduğunda sen koşmaya devam et.

Hayırlı hafta sonları.

Bağıntı

Serenay Sarıkaya ile finansal hizmetler üreten bir markanın işbirliği anlam üretemez.

Aralarında Nike’ın Roger Federer ile yaptığı işbirliği gibi bir bağıntı yoktur.

Ama mutlaka ucuz da olsa dikkat çeker ve amaçlanan da budur.

Bu analoji elbette “Kitabı yazmak için harcadığımız zamandan çok kapak tasarımı için endişeleniyoruz“ ifadesine gönderme yapar. Düşündürmelidir.

Lakin tabi ki, aksini de savunurum:

Şık bir kapak kesinlikle iş görür ve pazarlamanın bir işi de budur.

Ancak sevgili Akbank:

O billboard’ta Daron Acemoğlu’nu görsem maaşımı -net- size bağlardım.

Serenay… Ne bileyim, pek güven vermedi.

Uyanın!

Bugün problemimiz birinin kendini Galata’da yakması, diğerinin çıplak dolaşması veya binlerce olağandışı şiddet olayının içinden cımbızla çekilmiş o en dramatik hadise değildir.

Bunların hepsi birer göstergedir, doğru. Ancak odaklanman gereken, günlerce tartışılacak meseleler değildir. Ve evet, otorite bunu yapmanı ister. Bu münferitler ile enerjini tüketip yorulmanı bekler. Çünkü ancak o zaman onun istediği tercihleri yapacak ortam oluşacaktır.

Gel şöyle düşünelim:

Ülkemizde yaklaşık 85 milyon insan var. Bunların 25 milyonu 45 yaş ve üzeri insanlardır. En genci -muhtemelen- 2056* yaşında hayata gözlerini yumacaktır. En ihtiyarı bu yıl. Ortalaması 11 yıl içinde hayatta olmayacak. Yaklaşık 20 milyonu ise burada konuştuklarımızı hala anlayacak olgunlukta değil. Geriye kalan, asıl odaklanman gereken 18-35 yaş arası 26 milyon insan var. Geleceğin Türkiye’si bunlarındır.

Bunların ne konuşmak istediği, aralarında kimi görmek isteyip kimi istemedikleri, hedeflerinin ne olduğu ve nasıl bir gelecek hayal ettikleri kilit noktadır.

Bu kitlenin oyalanmaması, 11 yıl sonra hayatta olmayacak bürokratlardan direktif almaması ve 2100’ün Türkiye’sinin temellerini bugün atmaları gerekir. Bunun için: Boş gündemlerin tuzağına düşmeden asgari müştereklerde (Adalet, eşitlik, özgürlük) uzlaşmaları elzemdir.

Kendinizi ucuza satmayın. Açığa hiç satmayın. Mesajı yayın.

Uyanın!

Bundan daha iyisini hak ediyoruz.

*TÜİK verilerine göre ortalama yaşam süremiz: 79’dur.

Nefes al

Bir araba kiralama firmasından hizmet aldım.

Bir gün sonra, saat 19:30’da bilinmeyen bir numaradan arama geldi:

“(Hızlı ve nefes almadan) Merhaba Semih bey, sizi S….’ten arıyorum, hizmetimizden memun kaldınız mı?”

Bu markadan ilk hizmet alışımdı. Beni 19:30’da arayabilecek kadar tanıdıklarını zannetmiyorum. Önceki deneyimlerim ile ilgili hiçbir fikirleri yok. Onları fiyattan dolayı tercih ettiğimden -büyük ihtimalle- habersizler.

Peki, ne bu acele?

Şeker bir ayda kanser yapsaydı kuvvetle muhtemel kimse gerektiğinden fazla şeker tüketmezdi. Kısa vade sonuçlara odaklanmak türümüzün önemli bir kusuru.

Kısa vade pazarlaman da aynı şekilde: Agresif vaatler, fiyat savaşları, hızlı satışlar için söylenen yalanlar, sentetik geribeslemeler vs.

Piramitleri inşa edenlerin kısa vade hedefleri yoktur. Roma’daki Kolezyum da öyle.

Ama gecekondular öyle mi?

Her yerdeler.

Uyum meselesi

Bell’in 1892’de New York’tan Chicago’ya yaptığı telefon görüşmesinden ancak 100 yıl sonra cep telefonları olağanlaştı.

Dev Nokia’nın devrilmesi ise 13 yıldan daha az sürdü. Ve Apple bunu yüzlerce modele karşılık tek modelle yaptı.

Üstüne iddiaya girip kazanacağın tek olgu değişimdir.

Mutlaka gelir. Kimi dirençle, kimi uyumla karşılar.

Değişime uyum göstermek ise cesaret işidir.