Sabır ve anlam

Kronometrenizi 40 saniyeye ayarlayın. Süreniz dolduğunda Dünya’da bir kişi intihar etmiş olacak.

WHO’ya göre Dünya genelinde her 40 saniyede bir kişi intihar ediyor. Yani yılda yaklaşık olarak 1 milyon insan bu yolla hayatını kaybediyor (Dünya nüfusunun %0.01’i).

Ortalama 620.000 saat yaşıyoruz. İntihar eden kişi orta yaşlı biriyse, intihar etmeye karar verdiğinde yaklaşık olarak 350.000 saatlik ömrü bulunuyor. Yaşasa, bunun 120.000 saatini uyuyarak geçirmek zorunda. Geriye 230.000 saatlik bir ömür kalıyor. Zamanın sonsuz aktığı bu evrende 230.000 saat nasıl katlanılamaz bir uzunluğa dönüşüyor?

İntiharın arkasında coğrafi, sosyo-kültürel bir çok olgu var. Ben olaya pragmatik yaklaşıyorum. Bu bağlamda sabrın ve anlamın insana meydan okuyan 2 en önemli etmen olduğunu düşünüyorum. Sabır ve anlam 21. yüzyıl insanının en büyük sorunu. Şu tavsiyemi kulağınıza küpe yapın: 230.000 saatlik ömre anlam yükleyip katlanamayan insanlar; sizin o anlamsız, sabırları sınayan pazarlama stratejinizi yerle bir eder. Yapmayın.

8372

Batı’nın idam cezasını kaldırmaya yönelik sarfettiği çabanın arkasında çok basit bir mantık vardır. Bu mantığı Ides of March’ta geçen bir diyalogu alıntılayarak özetleyeyim:

Sunucu: Siz ölüm cezasına karşınız?

Başkan adayı: Evet. Toplum olarak kim olduğumuz hakkında çok şey söyler.

Sunucu: Farz edelim ki, söz konusu sizin eşiniz… Başkan adayı: Öldürülse ne yapardım..? Sunucu: Kişisel olunca karmaşıklaşıyor değil mi? Başkan adayı: Tabi… Şöyle ki, katile ulaşabilseydim onu öldürürdüm. Sunucu: Demek ki siz bile Sn. Vali… Siz bile infazı onaylardınız. Başkan adayı: Hayır. Seve seve hapis cezasına katlanacağım bir suç işlerdim. Sunucu: Peki neden topluma bu izni vermiyoruz? Başkan adayı: Çünkü toplum bireyden daha iyi olmalıdır.

Toplum bireyden daha iyi olmalıdır. Toplum vicdanı bireyden daha iyi olamadığı zamanlarda soykırımlar, savaşlar ve zulümler yaşanır.

8372 sadece bir rakam değildir. Toplumun bireyden daha iyi olmayı tercih etmediği karanlık zamanları hatırlatan bir simgedir. Tıpkı Nazi Almanyası’nda, Kongo’da, Çeçenistan’da, Kırım’da yaşananlar gibi. Bugün Rohingya’da yaşanmakta olanlar gibi.

Sign up

It is extremely unlikely for a frequent flyer to not sign up for an airline loyalty program. This act would be a stupid extravagancy. Long lines, exhausting procedures, lose of time and money. Thus as an airline company, your invitation is not vital maybe not necessary. You invite or not they will sign up.

Calling for “Follow us on Social Media” tho is very hard to sell. They will not pay attention. They will not engage. Because engaging with people with no obvious benefit or satisfaction is vastly rigid. Next time when you ask them to join you in those fancy billboards ask yourself first: “Why they should do that?“.

Kombin süreci hızlandırır

Kombin yapmak yorucudur. Tabi her şeyden önce insan üşengeç ve zor bir karar vericidir. Hele hele önüne birden çok seçenek sunulduğunda tam bir tıkanma yaşanır. 18. yüzyılda cansız mankenleri icat ettik ve kıyafetler için kombinler üretmeye başladık. Amerika’nın yoğun katkısıyla 1950’lerden sonra başlayan pazarlama furyası hazır kombinleri her alana yaydı. McDonald’s menüleri ve fantezi isimleriyle seçimlerimiz kolaylaştı.

Hazır kombinlerle müşterilerine hizmet vermek isteyen markaların şunu anlaması gerekir; ‘kombin’ seçimi kolaylaştırmak ve satış sürecini hızlandırmak için yapılır, karmaşıklaştırmak için değil. Özellikle Türkiye’de bazı markalar bu işi eline yüzüne bulaştırıyor. Pizza menüsünde ürün ismini ‘Supreme Stuffed Exclusive Lux Pizza’ koyup çarşaf gibi açıklamalar yapmaya gerek yok.

Kiminle tartışılmaz?

Fikirlerinin olgulardan değerli olduğunu düşünen kişiyle tartışılmaz. Sizin fikirleriniz ve duygularınız inciniyor diye gerçekler değişmez. Popülariteyi doğruyla aynı kefeye koyan kişiyle tartışılmaz. Bir şeyi çoğunluğun kabul ediyor olması o şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz. Sadece muhalefet olsun diye konuşan, argümansız ve manipülatif olan kişiyle tartışılmaz. Tartışma tezleri kanıtlamak için yapılır, sidik yarıştırmak için değil.

Kur riskli ama kazançlıdır

Craig Ferguson yıllarca Amerika’da talk showculuk yapmış İskoç bir komedyen. Aşina olduğunuz Letterman, Leno ve Kimmel gibi isimlerin aksine Craig, sıra dışı konuları ele almış ve alışılmışın dışında bir tarzla kadın konuklarına kur yaparak yardırmış bir komedyendi.

Gücendirmeden kur yapabilmek beceri ister. Ölçüyü biraz kaçırsanız tacizle suçlanabilirsiniz. Duygulara oynamak hayli zordur. Lakin doğru yapılırsa ciddi kazandırır. Bazı markalar bunu ustaca yapmaktadır. Güncel, iyi örneklerden biri Wendy’s’tir. Kendinizi bu alanda konumlandırmak isterseniz markanın Twitter hesabını bir gözden geçirin derim.

Sadelik dikkat çeker

Lincoln’ü çok severim. Kitap aşkı ile yaşamış bu lideri kitaplardan tanıdım. Şeksiz/şüphesiz, yakın tarihin gördüğü en önemli şahsiyetlerden biridir. Bir arkadaşının mektubuna cevap verirken sona şu notu ekler: “Kusura bakma kısa yazamadım çünkü vaktim yoktu.”

Sadelik zor zanaattir. Sade olmak zaman alır. Da Vinci “Sadelik nihai karmaşıklıktır” der. Sadeliği DNA’sına işlemiş Apple en karmaşık olanı bu prensiple en sadeye dönüştürmüştür.

Özenilmiş sadelik, şatafatla tevazunun füzyonudur.

Karmaşık olan yorar. Sadelik dikkat çeker. Markalar! İlk hedefiniz ‘dikkat’ yolunuz ‘sadelik’ olsun.

Rutin fevrinin zıttıdır

Rutin çok önemlidir. İstisnasız, başarılı olan herkesin sağlam bir rutini vardır. Rutin sürece inananların ve ölçmeden iyileştiremeyeceğini bilenlerin kıblesidir. Rutin fevrinin zıttı, temkinin eş anlamlısıdır.

Son dönemde özellikle Z neslinin kıskacında absürt bir durum yaşanıyor. Hatalı veya değil çalışan sistemlere karşı hep daha iyisini talep eden bir isyan, bir çağrı var. Bu çağrı özellikle çok iyi mobilize olmuş neslin elinde hemen karşılık buluyor. Çalışan sistem devre dışı bırakılıyor ve fakat yeri doldurulamıyor veya süreklilik sağlanamıyor.

İnsanlığı bugünlere getiren çalışan rutinlerdir. Yeni ve süper bir fikriniz olabilir, lakin fikir rutine dönüştürülemiyorsa sonuç hezimet olacaktır. Şirketinizde, markanızın pazarlama stratejisinde bir şeyleri değiştirmeye çalışırken (Bu Z neslinin baskısı veya başka bir nedenle olabilir) rutin kavramını radarınızdan çıkartmayın.

Slavoj Žižek, devrimin galip gelip İngiltere parlamentosunun havaya uçuruluşu ile biten V for Vendetta filmi için şu yorumu yapar:

“Tabirimi mazur görün ama V For Vendetta Bölüm II’yi görebilmek için annemi köle pazarında satardım. Sebebi şu; evet arkadaşlar gücü elinize aldınız, peki ya şimdi? Önerdiğiniz yeni model ne?”

İki kritik soru

Şansın başarıda etkisi çok tartışılır. Bazı düşünürler şansın önemli bir faktör olduğunu vurgularlar. Bazılarına göre de şans bir illüzyondur, asıl önemli olan çok çalışmak ve gayrettir.

Şansın ölçülemeyecek bir girdi olduğunu dikkate alarak, çalışma ve gayretle aynı safta değerlendirmekten imtina ediyorum. Lakin şansın ne anlama geldiğini didiklemek hoşuma gidiyor. Eğer “Bugüne kadar her şeyi doğru yaptım ama neden istediğim yerde değilim?” diye soruyor ve şansı suçluyorsanız; yanılıyorsunuz. Şans olarak tasvir ettiğiniz hayati önemde olduğunu düşündüğüm iki kavram ve bağlı olarak iki sorum var:

  1. Sizi kimler tanıyor?

  2. Size kimler güveniyor?

İş dünyasında yeteneklerinizin ve çok çalışıyor olmanızın bir noktadan sonra önemi yoktur. Etrafınızda sizden çok daha yeteneksiz olduğunu düşündüğünüz yöneticiler vardır. Sizin üstünüzdedirler çünkü iki kritik soruya kapsamlı ve kaliteli cevapları vardır.

Verdikleri cevaplar network demektir.

Mentor vs hero

“My dad is my hero!” or “My fiancé is my true hero” kind of phrases we hear a lot. These people time to time fails to continue their connections due to false anticipations. Concept of ‘hero’ is based on unknown and distance. Your hero never is aware of your existence. Insomuch that you never know her true identity. Fair enough she never exposes that (Like Spider-Women). These are conditions of being a hero.

On the other hand what you mean, moreover what you need is a mentor. Mentor follows up and rates your progress. Mentor voluntarily takes your side.

You don’t need a hero you need a mentor.