"Sadece bakıyorum..."

“Ne tarafa bakıyoruz ve neden?”

Pazarlamanın cevaplaması gereken önemli bir sorudur.

Türk şirketlerinin ise konumlama değil, hizalama problemi vardır. Bu durum “Müşteri ne istiyor?”, “Biz ne yapıyoruz?” ve “Rakiplerimiz nerede?” üçgeninde doğru yerde durmaktan farklıdır. Görünür olmakla ilgilidir.

Mağaza dolaşan bir müşterinin “Sadece bakıyorum…” cevabı bir geçiştirmedir. Asıl söylenmek istenen şudur: Üzgünüm ama baktığımı sende göremiyorum!

“Size nasıl yardımcı olabiliriz?” bir klişedir.

Bize yardımcı olabilmen için önce bizi tanıman gerekir.

Tanımak, seçmek, ayırt etmek… Aynı şeylerdir.

Tanıyor musun?

Gündem

Bu haftanın sorusu şu olsun: Eğer bunu biri başlatmasaydı, birileri tartışıp gündeme taşımasaydı, ısrar etmeseydi, biz bunu konuşuyor olur muyduk?

Standartlarımız ve gündemimiz devamlı değişir. Yapmak istemediğimiz işlerin altına birileri elini sıkıştırır. Kalite, süreklilik, değişim veya hız, ucuzluk, statüko. Hepsi bir seçimin konusudur. Kimi günü, kimi yarını kurtarır.

Yarın neden konuşacak, yazacak veya çalışacaksın?

Birileri tercih ettiği için mi?

Önemli bir sorudur.

Hayırlı haftalar.

Tevazunun yankısı

Eğer bir medeniyetler yarışından bahsedeceksek, bulunduğumuz noktada şunu net olarak görmemiz lazım: Alt edildik.

Belki de zekanın en düşük seviyesi geri kaldığını anlamaktır. Bu vuku aynı zamanda tevazunun bir yankısıdır. Ve bu ses ne kadar derinden geliyorsa, büyümeye o kadar yer bırakmışsın demektir.

Mutlu hafta sonları…

Dolandırıcılık çağı

“Yapay zeka tavuk seslerini tercüme ediyor!” (Haber).

Bir tür dolandırıcılık çağına doğru yürüyoruz. Kayıp para birimleri, kopyala yapıştır yapabildiğimiz dijital bir dünyanın kripto sanat eserleri ve yapay zeka…

Kandırmanın yolları her zamankinden daha açık ve daha fazla.

Pazarlamanın da öyle.

İlelebet bir dümendir

10 bin yıl önceki atalarımız bugünü düşünerek eylemlerine şekil vermediler. Hiç o günden bugüne yazılmış bir kehanet okumadım. Çünkü bu süre insan hafızası ve yapacağı etkilerin kalıcılığı açısından büyük bir ölçektir. Şöyle ucundan tut: Bugün yeryüzü bir asteroit çarpması sonucu yaşanmaz hale gelse, insanlık -teorik olarak- kendini kurtarıp 200 bilemedin 300 yıl içinde toparlanabilir. Evet, 10 bin yıl çok büyük bir zaman dilimidir. Ancak tüketmediğimiz bir süre de değildir. Homo-Sapiens yani ilk modern insan 200 bin yıldır hayattadır.

Şimdi şunu diyorsun: “Çok mu, değil mi? Karar ver!”

Haklısın.

Şöyle ki, zaman insan ömrüne kıyasla korkutucu bir ölçektir. Aynı zaman sonsuzluk hipotezimiz karşısında anlamsızlaşır. Ve sadece zaman değil, her şey limitsizliğin karşısında manasızdır.

“Sonsuzluk, ilelebet, ebediyen…” gaz verir, gaz alır.

Ciddiyetle kullananlardan sakın derim.

Sınırlarını bilmenin önemli bir göstergesi de budur.

"Türkiye Yüzyılı"

İletişim Başkanlığı’nın Times’ta yaptığı tanıtım çalışması üstüne çok konuşulacak bir mesele değil. Bunlar basit işlerdir. Ucuzdur da. Hatta Times, New York’un Laleli’sidir diyebiliriz. Kaotiktir. İletişim Başkanlığı “Şu tarafa doğru bakın ne yaptık!” demese belki de kimse olan biteni fark etmeyecektir. Çalışmanın/eylemin ihtivası ise önemlidir. “Ne demek istedik? Ne mesaj verdik?” Önemli bir sorudur. Pazarlama bununla ilgilenir (Hedef kitle tartışmasını göz ardı ediyorum, çünkü barizdir!).

Sektörümüz “Biz en yaratıcıyız, en akıllı ve en fırlamayız! O işler öyle değil, böyle olur…” diyen karakterlerle doludur. Çok ses var. Buna çok fazla takılmadan ve klişede boğulmadan doğru eleştiriyi yapmak önemlidir.

Slogan doğru mu?

“Türkiye Yüzyılı Başlıyor” başlangıç için atılmış egoist bir slogandır. Şöyle derler: “Başla, emin olmayan birinin alçakgönüllülüğü ve mümkün olduğunu bilen birinin heyecanıyla…” Başlamanın fıtratı budur.

Öngörüye gelecek olursak, o da çok iddialıdır:

Önümüzdeki 10 yılı tahmin etmekte zorlandığımız bir Dünya’da yaşıyoruz. Biz ise hala farklılıkların mayın tarlasında dolaşan bir ulusuz. Anlaşamama korkusuyla konuşmaktan çekindiğimiz her konu geleceğimiz için bir risk teşkil ediyor. Bunu kabul edelim. Ayrıca, Dünya illaki değişiyor. Bugün bazımız aynı fikirde olsak da muhtemelen yarın farklı düşüneceğiz. Güçlü kültürlerin ise en belirgin özelliği anlaşmazlıkların risk teşkil etmediği sosyaller oluşturmasıdır.

Sizce biz böyle bir sosyal miyiz?

Sizce bu yüzyıl gerçekten bizim mi?

Alınganlık

Sosyal medya fenomenlerinin gündem olan sokak kavgası için Ekşi’de yapılmış kapitalist bir yorum neredeyse herkesin dikkatini çekti.

Özetle: Eğer bu didişme ABD’de yaşansaydı taraflar bunu bir gösteriye dönüştürüp ciddi gelir elde ederlerdi (Musk vs. Zuck denemesi gibi).

Bizde bunun gerçekleşmemesinin birçok sebebi olabilir. Bir tanesi ve bana göre en önemlisi: Bu coğrafyada âdeta her seviyedeki insanın her şeyi kişisel algılama sendromudur.

Alıngan bir milletiz* vesselam.

*Üst seviye bir örnek arıyorsan Amma Nawaz’ın bugün Sn. Erdoğan ile yaptığı röportajı izleyebilirsin.

Yer değiştirmek

Yer değiştirmek genellikle daha iyiyi hedeflemekle ilgilidir. Bu önerme boş bir uçakta koltuk değiştirmekle iş değiştirmenin aynı motivasyonla yapıldığını iddia eder. Burada tartışılması gereken sorun; yer değiştirmekle gelecek ayrıcalığın nasıl kazanıldığı veya hak edildiği meselesidir. Mesela gümrük duvarları ve sınırlarımız bu kısıtla ilgilidir.

İki kritik soru:

“Bir göçmen nasıl hoş görülür?” ve

“Yer değiştirme hangi koşulda hak edilir?”

Birincisi ilke meselesidir. Mesela İngiltere’de oturum izni almak için dahi “İngiltere’de Yaşam Testi”ni geçmeniz gerekir. 45 dakika 24 soruluk bu test size temel kesitlerle İngiliz gelenek ve kültürünü öğretir.

İkincisi katkı meselesidir. Bilinçli yer değiştirme bir sığınma olmadığı için karşılık beklenmesi normaldir. Tabi ki, her göçmenin Google’ı kuran Rus Sergey Brin veya Avustralyalı milyarder Murdoch olacak hali yoktur. Ancak Pakistan’da fakir olmayı bırakıp bu işi Türkiye’de devam ettirmenin de kimseye bir faydası olmayacaktır.

Göçmek, göçmenlik bir sorun değildir. Çünkü yer değiştirme hayatın her alanında vardır ve önemli bir özgürlük pratiğidir. Sorun hak edilmemiş yer değiştirmededir. Ve bu önemli bir problemdir.

Türkiye’nin ise akut ve kontrol edilmesi güç bir düzensiz göç problemi vardır.

Türkiye’nin haklar problemi vardır.

İlke de katkı da askıdadır.

Yanılgı

“Dünyanın en büyük markaları yanılıyor olamaz”

Olabilir.

Size McDonald’s’tan Calvin Klein’e, Microsoft’tan Bank of America’ya kadar hatalı seçimlere bağlı yüzlerce yanılma hikayesi ve fiyasko sıralayabilirim.

Sevgili Kargoist, bu bir slogan değil.

Bize neler yaptığını anlat ve sana neden güvenmemiz gerektiğini. Başka markaların bizdeki itibarı senin pazarlaman için temel kaldıraç olamaz. Onların seni neden seçtiğinden çok bizim seni neden seçmemiz gerektiğini konuş. Referans sadece yol gösterebilir. Senin ise yol yani öykü inşa etmen gerekir. Pazarlama budur. Bunun için vardır.

Gel, paranı bu klişelerle boşa harcama.

Hayırlı haftalar.

Gazoz işler

Coca-Cola’nın yeni klişesi: “Birçok konuda ayrı düşünsek de Coca-Cola ile sofralarda buluşuruz.”

Bu ve benzeri kampanyaları eleştirmemin nedeni altında art niyet aramak değildir. Art niyet inşa etmek dahi düşünmeyi gerektirir. Beni rahatsız eden “Haydi şehri bu sloganla donatalım!” motivasyonunun düşünmeye neredeyse hiç mesai harcamamış olmasıdır.

Neresinden tutalım?

Gel, kelalaka negatif yaklaşımdan başlayalım: Pazarlama, neden düşüncede (Veya olası başka bir başlıkta) bölünmüş bir toplum/sosyal atfı yapar? Buna neden ihtiyaç duyar? Fikri ortaya atan -büyük ihtimalle bu düşünceyi tahrik eden kişinin- siyasi, sportif veya teolojik gözlemleri neden gazlı içeçek satan bu markanın Pazarlama konusu olur? Bilmiyorum. İnan ki, yazan da onaylayan da bilmiyordur. Lakin belli ki, bize “Neyse ki, Coca-Cola var!” dedirtmek istemişler.

Neden bu taşın altına girersin?

Neden gerilimden ve ayrışmadan beslenmeye çalışırsın?

Bu sorulara bulabildiğim en olası cevap; ajansın bu kampanyadan önce siyasi bir parti için çalışmış olma ihtimalidir. Etkisinden çıkamamış olabilirler.

Farz edelim ki, ayrı düşünüyoruz. Ve farzedelim ki, mesele siyasi. Coca-Cola bu düşünce hasmına karşı uzlaşıyı hangi dinamiklerle sağlıyor? Ben A partiyi sevmiyorum. Sen de B partiyi sevmiyorsun. İkimiz de kayak yapmayı, tiyatroyu veya güzel yemek yemeyi seviyor olabiliriz. Ancak hemen üstüne atlama; bunların hiçbiri siyasi olarak yaşadığımız fikir ayrılığının iyileşmesine bir katkı sağlayamaz. Coca-Cola’ya göre ise gazoz bu sorunu çözecektir. Ne kadar cüretkâr değil mi?

Hadi, varsayımın karşıt hipotezini de sorgulayalım: Birçok konuda ayrı düşündüğümüzü nereden biliyorsun? Belki de konuları listelediğinde ortak düşündüklerimiz ayrı düşündüklerimizin önüne geçecektir? Ne biliyorsun?

Ve sevgili Coca-Cola son olarak benden bir varsayım:

İhtimaldir ki, sofralarda en büyük gerilimi “Ayran mı, Kola mı?” sorusu gelince yaşıyoruz. Belki de çoğumuz ayranı seçiyoruz. Ve belki de senin hem _billboard’_larımız hem de sofralarımızda bulunmaman hepimizin sağlığı için en doğru tercih olacaktır. Ne dersin bal kabağı?