İnanç ve sonuç

Birbirimizin aynısı gibi davranmıyor, seçmiyor, karar almıyor ve hareket etmiyoruz.

Bu satırları okuyan senin gibi inansaydım, bu sabah tıpatıp senin gibi davranırdım.

Bunu anladığında pazarlama için birinci hedefin inançları değiştirmek olduğunu görürsün: Eğer inandığın şeyi değiştirirsek, eylemlerine de yön verebiliriz.

Zaman alır ama sonuç veren yegane başlangıç noktasıdır.

Adım: Sıfır

Etkinlik sadece olası maliyetin önüne geçmek için kullandığımız bir araç/model değildir.

Tasarım, kalite, güven, cömertlik ve tutarlılık gibi karakteristik özelliklerimizden biridir.

Herhangi bir şeyi pazarlamaya başlamadan önce etkinlik gözden geçirilmelidir.

Pazarlamaya değer bir şey icat etmek birinci, öykünü doğru insanlara aktarmak ikinci adımınsa; etkinlik kontrolü de adım: Sıfırdır.

Başlangıçtan önceki noktadır.

41 deli

“Elinin hamuruyla erkek işine karışma!” diyen bu toplumda fırıncıların %99 erkektir.

Mesele hiçbir zaman hamur, ekmek, meslek veya meşguliyet değildir: Tahakkümdür.

Ve neredeyse hiçbir atasözü/deyim söylendiği gibi okunmak zorunda değildir.

“Bu bir atasözü/deyim değil ama!” dediğini duyuyorum.

Evet, bu bir atasözüdür. Bu ata hoşuna gitmemiş olabilir. Bu ise senin adına güzel bir başlangıç noktasıdır:

Çünkü atasözlerinin ekserisi basmakalıptır. Statükoyu korumayı veya güçlendirmeyi amaçlar.

“Can boğazdan gelir” diyen ata obezdir. “Esirgenen göze çöp batar” diyen ise muhtemelen sallapatinin teki.

Ve bir delinin kuyuya taş attığı öyküde akıllı yoktur: 41 deli vardır.

Hayırlı haftalar.

Kutlu Keşif

“Amerika’yı Yeniden Keşfetmeye Gerek Yok!”

Evet, var.

Osmanlı’yı tarihe gömen en önemli etkenlerden biri keşfe kapalı bu benzer tutumdu. Bu nedenle Osmanlı hiçbir zaman “Okyanus İmparatorluğu” olamadı. Çünkü kültür ve inanç bizim için Ortadoğu’da anlam bulmuştu. Sonsuzluk vaat eden öykünün özü; Mekke ve Medine, Kudüs ve tüm Kutsal Topraklar elimizin altındaydı.

Yeni bir keşfe gerek yoktu.

Yanıldık.

Yeniden keşfedilen o Amerika: Ay’a ayak bastı. Uzaya üs kurdu.

Artık Dünya’nın merkezi Ortadoğu değil. Hayati “Baharat Yolu” ise tozlu kitapların içinde kuru bir anekdot.

Türkiye ile yeniden keşfe, ne istediğimizi anlamaya ve tanımlamaya soyunduğumuz günden bugüne ise 99 yıl geçti.

Ve bugün hala: Türkiye’yi yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var.

Çünkü Cumhuriyet’in bize vaat ettiği daha azı değil.

Kutlu olsun.

Avantaj

Benim gibi Dünya’nın gelişmekte olan tarafında yetişmiş Y’ler (Millennials), 2004-2008 yılları arasında yaşanan dramatik sıçramayı çok iyi bilirler.

Gelişmiş Dünya’nın dinamizmini anlamaya çalışırken, bugün ister istemez onun bir parçası olmak 90’ların ortasında beklediğimiz veya anlayabileceğimiz bir şey değildi.

iPod’a ilk sürüm tarihinden 2 yıl sonra, Hollywood ürünlerine ise en iyi ihtimalle 1 yıl sonra ulaşabilmek bizim için lükstü. Bugün New York’ta yaşamak ile New York’u tüketmek arasında bir New Yorklu ve bir Bangladeşli arasında neredeyse fark yok.

Globalleşme araçları aynılaştırdığı için şu soru -mutlaka- kafanı kurcalamalı:

“Herkesin aynı aletlere sahip olduğu bir pazarda ’avantaj’ın bir anlamı kalır mı?”

Dünyamız; antik çağlar, imparatorluklar, kıtlık ve endüstri dönemlerinden geçti. Bu dönemlerde üstünlük başkalarının sahip olmadığı araçlara sahip olmanın getirdiği avantajlara bağlıydı.

Bugün değil. Bugün neredeyse herkesin araçları aynı.

Artık avantaj: Network’te, empatide, özgürlükte, adalet ve demokrasiyi tesiste, söz verip tutmada, güvenilir liman olmada ve tutarlı tutumda gizli.

Pratik et, öne geç.

Yeni'de ısrarcı ol

Z’ler bilmez (Artık girişler böyle), eski berberlerden olağan dışında kesim istediğinde “Olmaz o, güzel durmaz…” cevabı alırdın.

Bu karşılığın tercümesi ise şuydu: “Beni bu işlere bulaştırma, yapamam!”

Yeniye umumun tepkisi böyledir: Değişmez.

Ve çoğunluk öne sürdüğün yeniyi beğenmedikleri için değil; anlamadıkları, korktukları, üşendikleri ve ekseriyetle uyum sağlayamayacakları için geri çevirirler.

O tıraşı kesecek berber var.

Ara, ısrarcı ol.

“Yeni”den vazgeçme.

Gıcırtı

Üst komşumuzun kapı veya dolap menteşesini yağlaması gerekiyor.

Ancak belli ki, bu gıcırtı uzun bir müddettir komşumuz için sorun teşkil etmiyor.

Önerdiğim bu hızlı ve kesin çözüm ise bu arkadaşımızın muhtemelen diğer sorunlu meselelerine bir fayda sağlamayacak.

Çünkü yanlış giden çoğu şey yavaş yavaş yanlış gider.

Buna “Düşüş döngüsü” denir.

Satışların azaldı, enflasyonun yükseldi, para birimin çöktü, şehir planlaman tıkandı ve diğerleri: Bugünün değil, dünün problemleridir.

Gıcırtıyla başlar.

Kulak vermezsen başına düşer.

Belki yarın, bugün değil.

Düdüğü çalan bilgiyi verir

WhatsApp bugün çöktü. Daha önce de çökmüştü ama bu kez global çapta en uzunu oldu.

Bizim için iş saatlerine denk gelmesi ise birçok kişiyi düşündürdü.

Twitter’da bir kullanıcı şu soruyu sordu:

“Şimdi Meta bizden WhatsApp’ı açmak için 1$ istese verir misin?”

Aynı soruyu bu akşam üstü bir iş toplantısında, önemli işler yapan bir iş adamına sordum: “100$ verirdim” dedi.

Karşılığı nakit olmasa da bu servislerin hiç biri bedava değil. Bilgi nakitten daha geçerli bir emtia ve biz artık bunun farkındayız. 2018 yılında yaşam kalitesi üzerine yapılan bir araştırma insanların Google’dan ancak yıllık 17.500$ karşılığında vazgeçebileceklerini göstermişti.

Artık “Parayı veren düdüğü çalar!” netliği iş yapmıyor. Önce düdük, sonra bilgi. Bilgiyi paraya dönüştürmek artık Hoca’nın işi.

Ürüne, müşteriye ve değiş tokuşa bakış açını güncellemenin vakti geçiyor.

Keşşaf

Bir halk lokantası işleteceksen işin ABC’si bellidir: Güler yüzlü servis, temiz mekan ve lezzetli yemekler.

Yok “Ben Michelin Yıldızlı bir restoran olacağım!” dersen, konumuz asgari müşterekler olmaktan çıkar.

Bu ise minimal ortak paydada değil, sadece bazımızın uzlaşmayı başardığı uçlarda buluşmayı gerektirir.

Asgari müşterekler umumu yola getirir ve işe de yarar. Ancak esnaf, ahali ile ihtilafı göze alarak ayrışan sanatkardan çok farklı bir konsepttir.

Esnaf idareci, sanatkar keşşaftır.

"Sonsuza dek..."

Aynı “İmkansız yoktur…” hokkabazlığı gibi “Sonsuza dek…” sık satılan bir başka kampanyadır.

Ve iki yönlü satılır (Buna geleceğiz).

Öncelikle, sonsuzluk konsept olarak hiç bitmeyen demektir. Ve evet, birçok şey bir insan hayatına kıyasla hiç bitmeyenler sınıfına girebilir. Dolayısıyla “(..)Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır.” önermesi bu yazıyı okuyan ve okuyacak birçok insan için doğru bir kehanettir.

Peki ya 5000 yıl sonrası? Osmanlı dağılalı 100 yıl, Roma toza dumana karışalı 1500 yıl geçti. Sadece 100 yıl içinde Avrupa’da sınırlar 45 kere değişti.

Sonsuzluk ölçüsüzdür, bu nedenle rasyonel hiçbir görüş sonsuzluğu sabit olarak kabul edemez. Bizim için sonsuzluk yoktur ve imkansızlık vardır. Bizim içinde bulunmadığımız bir sonsuzlukta ise ‘imkansız’ olmayabilir. Ölçeği ve bu farkı anlamak hayatidir.

Pazarlamanın farkında olarak veya olmayarak sattığı iki tip sonsuzluk vardır:

Eli Bol Sonsuzluk ve Tutsak Sonsuzluk.

Birincisi kaynakların, iyi olan şeylerin bitmeyeceğini telkin eden sonsuzluk söylemdir. Bu hayal kırıklıkları ve yılgınlıklar getirir. İktidar partisinin kitlesine yıllardır sattığı zehir budur. Mesela, su biter ve bitiyor. Devletler telaşla “Dişlerini fırçalarken suyu kıs!” telkinine yönelseler de artık biraz geç.

İkincisi, statü ile ilgilidir. Sen burada ve diğerleri oradadır. Buradaki konumuna alışman, bunun değişmeyeceğini bilmen gerekir. Bu sonsuza dek sürecektir. Bu seni kısıtlamak isteyen sistemin hayatını kolaylaştırır. Seni sonsuz esarete inandırır.

Sonsuzluk bize iki yönlü satılır. Birinicisi bolca tüketmen gerektiğini, kaynakların sonsuzluğunu öğretir. İkincisi ile statükonun korunması amaçlanır.

Birincisi deli saçması bir iyimserlik, ikincisi gerçek dışı bir kötümserliği işler.

Saat gibi çalışır. Gece ve gündüz gibi hayatının her anındadır.

Hayırlı haftalar.