Propaganda

Bir ayakkabı markası bir aralar “Walk, don’t run” sloganı atmıştı. Öncelikle hedef kitlesi İngilizce bilmeyen bu markanın neden Türkçe* konuşmadığını anlayamamıştım.

Daha da önemlisi gelişmiş ülkelerde koşmadan yapamayan %15’i görmezden gelmenin neyi hedeflediğini ise hiç kavrayamadım.

“Lahmacun yeme, pizza ye!” nasıl bir slogan ve pazarlama stratejisi olabilir?

Hedef kitlenizi daraltmaya çalışmak bir pazarlama stratejisi olabilir. İki farklı kitleyi birbiriyle çatıştırmak ise propagandadır.

Bazı pazarlamacıların kafası çok karışık…

*Koşma, yürü.

Hafıza kaybı

İki tür amnezi yani hafıza kaybı vardır: Retrograd ve anterograd.

Birincisi eski anıları unutturur, diğeri yeni anılar üretmenize izin vermez.

Toplumlar geriye dönük anıları unutmaya çok meyillidir. İkinci durum ise ancak ortak bir ülkü etrafında birleşilemiyorsa vaka olabilir.

İkisi de bir toplum için ciddi sorundur.

Sanki son yıllarda iki durumu bir arada yaşıyoruz gibi geliyor…

Ne dersiniz?*

*Yorumlar açık.

Umutsuz vaka(?)

Diğer duyguların aksine ‘umut’ miktar ile ilgili değildir. Vardır veya yoktur.

“Ne kadar?” sorusu umudun değil varsayım veya istatistiğin konusudur.

İki çeşit umut vardır: Elinizden geleni yapıp en iyisini ummak veya eliniz kolunuz bağlıyken umut beslemek.

Ve neredeyse her zaman ve her koşulda umut vardır.

Umudu eleştirmek ise çok kolaydır.

Ancak son kertede sinizm* berbat bir düşünce tarzıdır.

*Başkalarının güdülerine karşı genel güvensizlik ile karakterize edilen bir felsefi yaklaşım.

Coşkuya ihtiyacımız var

Olimpiyatlarda müsabakadan hemen önce hocasının tokat attığı kadın bir judocu sosyal medyada viral oldu.

Sporcu “Hocamla bu ritüeli her müsabakadan önce gaza gelmem için yapıyoruz!” demiş.

Gaza gelmek genelde fazla işe yaramaz ama coşku ve hevesi görece arttırır.

Söz konusu coşku ve heves olduğunda şu çok nettir:

Tüm konser boyunca her şarkıya eşlik eden, maçı izlemeden çılgınlar gibi tezahürat yapan veya projenin o son toplantısına sanki ilk buluşmaymış heyecanı ile giren kişiler harika zaman geçirirler.

Soru şu: Harika bir olay olduğu için mi coşkulular? Yoksa coşkulu oldukları için mi olanlar harika hissettirir?

Bilmiyorum. Ama bu coşkuya ve bu kişilere ihtiyacımız var.

Özetin problemi

Hafızamız uzun metrajlı bir festival filmi gibi değil fragman gibi çalışır.

Fragman içerikle ilgili genel bir fikir verse de doğası gereği önemli olanı göz ardı eder.

Bazen direk sonuca varmak cazip gözükür ancak dağın zirvesi yürüyüşün belki en sıkıcı kısmıdır.

Kitabın yerine özetle, raporun yerine sonuçlarıyla veya filmin yerine fragmanla yetinebilirsin.

Lakin bunların hiçbiri gerçek etkileşimi ve değişimi getirmez.

Hafızan sayfaları atlayıp doğrudan sonuca varmaya meyillidir.

Bunun eylemlerini şekillendirmesine izin verme. O sayfaların orada olmasının bir sebebi var.

Gerçekleri bekleyen

“Aşı ile ilgili tüm olguları öğrenene kadar bekleyeceğim…”

Piramitlerin nasıl inşa edildiği veya Titanik’in tam olarak neden battığı ile ilgili elimizde tüm gerçekler/olgular yok. Ve hiçbir zaman olmayacak.

Aynı şekilde küresel ısınma gezegenimizi tam olarak ne zaman tüketecek veya hormonlu tarım aslında ne kadar zararlı hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz.

Ama bu soruların hiçbir önemi yoktur. Asıl sorulması gereken soru şudur: “Faydalı bir karar verecek kadar biliyor muyum?”

Eğer cevabın hayırsa “Karar vermeden önce neyi bilmem gerekir?” diye sormalısın.

Eğer ikisini de yapmıyorsan senin derdin gerçekleri öğrenmek değil sadece vakit tüketmektir.

Profesyonele saygı

Profesyonel bir sporcunun amatörün kondisyonuna ayak uydurması kısa sürede işkenceye dönüşebilir.

Çünkü seviye düşürmek; arabaya ayak uydurmaya çalışan bir uçağın yer hızında seyahat etmesine benzer. Nihayetinde devasa cüsse ve motorlar küçücük arabaya yenilecektir.

Aynısı entelektüel düzeyini vasata uydurmaya çalışan kişi için geçerlidir. Bu durum çok zorlar ve fakat gereklidir.

Çünkü tıpkı sporda olduğu gibi profesyonel seviye düşürmeden amatör profesyonel olamaz.

Ancak iki tür amatör vardır ve biri seviye atlamak istemez.

Diğerine ise bir tavsiyem var:

Profesyonel ve amatör arasındaki fark bazen bulanıklaşabilir. Amatör olarak bu durumda şunu hatırlar:

Bir biyoloji öğrencisi Darwin’le aynı fikirde olmak zorunda değildir, ancak onun kim olduğunu iyi bilmesi gerekir.

Kötü amatörü iyi olandan profesyonele saygı ayırır.

Başarılı mısın?

Haber manşeti bu: “Messi Instagram’da Ronaldo’nun rekorunu kırdı!”.

İçeriği inanın ki başlıktan daha kötü.

Sorduğum sorular şunlar: Şimdi Messi Ronaldo’dan biraz daha mı başarılı oldu? Başarıyı nasıl ölçeriz?

Başarılı mısın? Markan başarılı mı? Zor sorulardır ama cevaplanması gerekir.

Çünkü neredeyse yaşadığımız bir çok çatışma çarpık/uyumsuz başarı beklentilerinden kaynaklanır.

Pek çok çocuk, ebeveynlerinin hayali kıyaslamaları yüzünden mutsuz hayatlar yaşar, yeni evliler boşanır (Şunun kadar popüler, diğeri kadar çekici vd.) …

Başarıyı başkalarının tanımlamasına izin veririz.

Oysa belki de başarı sadece şu soruya verdiğimiz cevapla ölçülebilir: Verdiğin sözleri tutuyor musun?

Esasa odaklan

Seyahate çıkmaya hazırlanırken tam son dakika telaşında şu soru sorulur: Pasaportunu aldın mı?

Çünkü esas olanı unutup detaylarda boğuluruz.

Bu hafta detayları görmezden gelip esas olana odaklanmayı dene.

Belki fazla ‘etkin’ hissetmeyeceksin ama daha ‘üretken’ olacağını garanti edebilirim.

Kaybetme korkusu

Bazen kaybetme korkusu kazanma arzusunun önüne geçebilir. Bu durumda hakim duygu güçlü karamsarlıktır ve bu duyguyu sadece tek bir temenni bastırabilir:

Herkesin kaybetmesi.

Çünkü siz kazanmayacaksanız herkes kaybetmelidir. Alternatif; kazanmaya odaklanıp kayıplarınızı başkalarının kazancı olarak görmemektir.

Çünkü hayat sıfır toplamlı bir oyun değildir. Olmamalıdır.

Kaybetme korkusu yalnızca kazanma arzunuzu değil hareket kabiliyetinizi de paralize eder.