Bildirimleri sınıflandırın

Bildirimlerin bizi hızlandırması, önceliklendirme yapıp hayatımızı kolaylaştırması gerekiyordu.

Aksi oldu.

Artık aceleye getiriliyor, önemsiz içeriklerle baskı altında tutuluyoruz.

Sıranın bize gelmeyeceği, ilgisiz olduğumuz, sentetik bir kuyruğun en sonunda bekletiliyoruz.

Dara getirilmek ve önemsiz olanla meşgul edilmek hiçbirimizin hoşuna gitmiyor.

Müşterileriniz için hazırladığınız bildirimleri sınıflandırın. İlgisiz ve fazla olanı süzgeçten geçirin. Bu konuda insafsız davranın. Aksi halde size insaf edilmeyecektir.

There will always be a mistake

Spend hours on editing or spend days, you will make a mistake. Spend a week on coding or spend a month, you will make a mistake. Spend months or don’t, you will make a mistake either way.

The question is not “Are you going to make a mistake?”

We are all convinced that you will.

The question is “How consistent you‘ll be in correcting it?”

Tüketici inadı

1945 yılında Amerikalılara ‘Evinize TV satın alır mısınız?’ diye sorulduğunda, %98’inin ‘hayır’ cevabını vermiş olması şaşırtıcı değildir.

Asıl hayret verici olan 1948 yılına gelindiğinde ABD’de haftada 100bin TV satılmış olmasıdır.

Jenerasyonumuz da e-mail, Facebook, iPhone, Tesla ve dün Netflix için benzer dirençleri gösterdi.

Bugün dönüp sorsanız “Aslında ben en başından beri hep ilgiliydim…” ile başlayan savunmalar duyabilirsiniz.

Çıktığı zamana göre herbiri alanında kritik sorunlar çözen bu ürünleri kabullenmemiş olmamızın arkasında, sorunlarımızı görmezden gelme refleksi vardır. 

Bana göre bu refleks Sapiens’in kalıtsal bir beyin arızasıdır. 

Türümüz çoğu zaman sorunlarını çözmek yerine onlarla yaşamayı ve koşullara adapte olmayı seçer. Bu nedenle hayatlarını iyileştiren ve seviye atlayan insanlar/toplumlar azdır.

Eğer ürettiğiniz üründe aşağıdaki üç vasıf varsa;

-Yenileşimci,

-Sorun çözen,

-İhtiyaç oluşturan,

Sabredin.

Er yada geç tüketicinin/hedef kitlenizin inadı kırılacaktır.

Pazarlama ise bu noktada sorunlarını görmezden gelen tüketicinin uyandırma servisidir.

Problemi tanımlayın

Bazen bir problemin çözümü umulandan çok zaman alır. Ancak bu her zaman problemin çok karmaşık veya zor olduğu anlamına gelmez. Bazen problemi tanımlamak onu çözmekten daha güçtür.

Tanımsızlık ise çekingen ve belirsiz bir bekleyişe sebep olabilir. 

Bu olası edilgenlik hali küf gibi yayılıp taşıyıcısını felç eder.

Bugün çoğumuz yaklaşmakta olan değişimin özünde hangi problemleri barındırdığını hala tanımlayabilmiş değiliz. 

Grafikler V, U, L veya Nike olabilir, farketmez.

Lakin, şeklin belirginleşeceği eşiğe doğru zaman daralıyor.

Problemlerinizi tanımlayın.

Unutmayın tanımlayamadığınız sorunla mücadele edemezsiniz.

Yeniden kullanılabilir uzay

‘Tek kullanımlık’ kavramından hep imtina etmişimdir. Bu ürünler ekseriyetle müsrif, çevre düşmanı ve zayıf zekalıdırlar.

Tek kullanımlık ürünler Pazarlama’nın pazarlamaması gereken kuşatma altında olan tehlikeli bir alandır.

(Yazılarımı takip edenler kısa yazmaya çalıştığımı bilir. Konunun tarihsel gelişimine tam bir çerçeve çizebilmek adına bu sefer görece uzun yazmak durumunda kaldım. İyi okumalar.)

Yakın tarihte mucizevi başarılar ortaya koyabilecek ve belki de asrımızın en maliyetli ‘Yeniden Kullanılabilir’ süreci başladı. Gelin bu süreci size özetleyeyim…

Amerika’nın Space Shuttle programı birden çok kere kullanım için tasarlanmıştı. 1981 yılında başlayan programla Hubble yörüngeye oturtulmuş ve Uluslararası Uzay İstasyonu inşa edilmişti. Geleneksel tek kullanımlık kapsül mekiklerin yerini geniş kargo ve yolcu kapasiteli Columbia, Challenger, Discovery ve Atlantis almıştı.

Ancak 133 başarılı görev 2 felaketle sonuçlanan (Challenger ’86 / Columbia ’03) uçuşun gölesinde kalmıştı. Sistemin kompleksliği, yeniden uçuşa hazır hale getirme maliyeti ve 1.5% yüksek hata payıyla sürdürülebilir olmadığına kanaat getirildi. 2011 yılında program sonlandırıldı.

Artık Amerikalılar tırnaklarıyla inşaa ettikleri Uluslararası Uzay İstasyonu’na (UUİ) Ruslardan (Soyuz) bilet satın alarak ulaşabileceklerdi…

2002 yılında ise uzay bilimleri noktasında çılgın fikirleri olan biri SpaceX adlı şirketi kurarak sahneye çıkmıştı. Elon Musk ‘Yeniden Kullanılabilir’ kapsamı içine roketleri de dahil ederek çalışmalarına başladı. Artık roketler birden çok kere kullanılabilecek, dolaysıyla 40-50 milyon doları aşan roket başına maliyetler cepte kalabilecekti. Bu iddialı proje çoğu devlet ve özel girişim tarafından ciddiye alınmadı. Ancak SpaceX 2014 yılından başlayarak gerçekleştirdiği 30’un üzerinde tam geri dönüşümlü operasyonla imkansızı başardı. Artık SpaceX ‘Yeniden Kullanılabilir’ mekiği ve roketleriyle UUİ’ye geleneksel maliyetlerin çok altında kargo taşımacılığı gerçekleştiriyordu. Özel sektöre uzay endüstrisinde başarı şansı tanımayanlar ise fena halde yanılmıştı.

SpaceX bu günlerde 27 Mayıs’taki tarihi uçuşuna hazırlanıyor. Nasa’nın Space Shuttle programının sonlandırılmasından 9 yıl sonra ilk defa Amerikan topraklarından UUİ’ye astronot gönderilecek. Peki bu ne anlama geliyor?

Tabi her şeyden önce ABD artık Soyuz için Ruslara koltuk başına ödediği 90 milyon doları ödemek zorunda kalmayacak. SpaceX bu maliyetleri dramatik şekilde aşağıya çekmiş durumda (Astronot başına 48 milyon$). Kazakistan’dan gerçekleşen Soyuz kalkışları operasyonel maliyetler bir tarafa 1970’lerin teknolojisi ile tasarlanmış kompleks bir sistem. Uçuşlar 2 metrelik dar bir kapsül içinde manuel pilotajla gerçekleştiriliyor ve Soyuz’un hiçbir parçası yeniden kullanılabilir değil. Yani bugüne kadar 1700’ün üzerinde görev gerçekleştirmiş Soyuz roket ve mekiklerinin hepsi sıfırdan inşaa edilmiştir.

SpaceX’in Dragon’u ise bilim kurgu tadında otonom, güvenli, konforlu ve tamamiyle ‘Yeniden Kullanılabilir’ bir uzay yolculuğu satıyor.

Tesla ile başlayan etkinlik trendini SpaceX’e taşıyan Elon Amerika’nın nefes kesen uzay mücadelesi tarihine tek kullanımlık olmayan tertemiz bir sayfa açıyor (Fingers crossed)…

Introductions are tough

It is hard for us to switch our barbers or tailors to new ones.

That’s not because they do the best cut or we can talk with them about sports and politics.

We can’t do the change because we hate new introductions.

Even if another barber on the next block is far better with his craft considering a switch makes you pause.

Because introductions demand preparation and readiness requires time.

So don’t be surprised when your long term clients are not running away after your mediocre service.

It’s not because they love you so much but its because they hate new introductions.

Half Way to Hell Club

Was an exclusive club founded by working man who fell from the Golden Gate Bridge into its safety net during the construction (1936-1937).

Most of them were saved with minor injuries and aftermath they named this fall as halfway to hell.

We know that clubbing is a thing in the West. There are clubs devoted to hobbies, social activities, politics, and so forth.

But t****his one caught my attention because it was about the type of experience that you can’t choose to volunteer.

Experiences tho are hard to share and thus they’re unique.

You can build a massive bridge, connect bays, and be proud of engineering but recognizing that fall of Al Zampa is incomparable. Organizing a club for it is priceless.

During this pandemic we are overwhelmed by such unique experiences.

We’re witnessing falls alike almost every day.

Now is the time for you as a brand, as a company to grab those moments and to find a way to share those experiences and to club but not just offer consolations.

Hayatta kalma içgüdüsü

Salgın krizinin depresyona dönüşme ihtimali radarımızda. Ekonomik depresyondan tutun sosyal, dini ve kültürel depresyona kadar bir çok başlık mercek altında.

Tüm bu hengame içinde hayatta kalma telaşındaymışız görüntüsü veriyoruz. ‘Görüntü’ diyorum çünkü öyle olduğunu düşünmüyorum.

İnsan ırkını piramidin en üstüne taşıyan ‘Hayatta kalma içgüdüsü’ veya ‘Adaptasyon’ değildir. Bunları bizden daha iyi yapan türler var. Bu bağlamda ‘Kollektiflik’ kavramının da abartıldığı bir vaka.  

Sapiens, ‘Hayatta kalma içgüdüsünün’ ötesinde kendini evrende konumlandırma çabası içindedir.

Bu çaba kompleks kurumlar kurmamız ile sonuçlandı. Bu nedenle sanat yapıyor, savaşlar başlatıyor ve Mars’ta medeniyet kurmaya çalışıyoruz.

Sadece hayatta kalmak veya birilerini hayatta tutmak için çaba göstermek türümüzün sürdürebileceği bir mücadele değil.

İzolasyona karşı çıkanların ironik olarak ekonomik darağacını öne sürmeleri hayatta kalma değil ölüm seçme yarışında olduğumuzu gösteriyor.

Livescience göre bizi her gün öldürebilecek 2.6 milyon farklı neden var. Yaşınız 30 ise önümüzdeki 10 yıl içinde ölme ihtimaliniz neredeyse 3%.

İnsanın hayatta kalması bir mucizedir ve insan bunun farkında. Bu nedenle hayatta kalma içgüdüsünü devamlı görmezden geliyoruz. Ecnebi ama cuk oturan tabiriyle overide ediyoruz (Anne tavuğun aslana saldırması gibi).

Son kertede ‘Hayatta kalma içgüdüsü’ gün geçtikçe ekosistemini tüketen yani bindiği dalı kesen Sapiens’in olmazsa olmazlar listesinde ilk 3’te bile değildir.

Er yada geç Covid-19’u da görmezden geleceğiz…

Kapasitenin optimizasyonu

Salgın krizi başladıktan hemen sonra 2 olgunun üstüne gidilmesi gerektiğini yazdım.

1- Kapasite

2- Optimizasyon

Dünya’nın en büyük bağımsız petrol depolama şirketi Vopak “Kapasitem doldu!” dediğinde yer yağının dibe vurduğunu gördük.

WTI petrolü 11$’a düştüğünde arzı karşılama kapasitesinde sorun olduğunu anladık. Ancak apaçıkki arzın optimizasyonu problemi de söz konusuydu.

Konuyu daha iyi kavramanız adına:

Sizce yüzölçümü Türkiye’den 19 kere daha küçük olan bir ülke nasıl olur da Türkiye’den 6 kere daha çok ‘Tarım’ ihracatı yapabilir?

Yada,

Nasıl olur da Türkiye’nin toplam ihracatının (180 milyar$) yarısından fazla ‘Tarım’ ihracatı (98 milyar$) gerçekleştirebilir?

Cevap kapasitenin optimizasyonundadır.

Hollanda kapasitesini optimize etmek için eğitim, altyapı ve teknolojiye Türkiye’den 100 kat daha çok yatırım yapmıştır.

Hollanda tarım endüstrisi kapasitenin optimizasyonu ve başlı başına kapasite üzerine yürütülecek temel tartışmalar için -bu satırların yazarına göre- harika bir çıkış noktasıdır.

The Firm

I loved when I watched this movie back in 1997.

During this unexpected break I decided to rewatch some of my favorite 90s movies.

However the try out to see if it would exorcise my inner enthusiasm what I had back then for American way of life seemed to be absent.

The core thrill I felt watching The Firm (1993) back in 90s was driven by the way of communication we had. If bad guy Avery has had a cell phone Mitch’s plan would have fallen apart. So is the entire scenario. So goes my thrill.

Tools we have today makes our recent past stories stale and irrelevant.

Tools we are going to get in near future (Like AI, VR etc.) will make today’s stories nonsensical.

I always tell you that marketing is about storytelling and marketer is a storyteller machine.

One who studies marketing today should be very careful with her way of story consumption.

Same goes for the companies tho.

Because stories are backbone of your behavioral pattern.

Update your stories by fact checking on emerging future technologies.

If you fail to do so it is very likely that you will end up loosing your business.